Gündem
  • 2.3.2020 12:46

28 Şubat'ın azılısı Çetin Doğan ağız değiştirdi!.. Erbakan ümmetçi değil milliyetçiydi

28 Şubat dönemini anlatan Çetin Doğan: "Erbakan’la yakın çalıştık ümmetçi değil Türk milliyetçisiydi"

Demokrasi deneyimi darbelerle, muhtıralarla, darbe girişimleriyle defalarca yara alan Türkiye Cumhuriyeti, 28 Şubat 1997’deki Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısından çıkan bildiri nedeniyle "post modern darbe"yi tartışmaya başladı...

Post modern darbe olarak adlandırılan 28 Şubat sürecinde, dönemin siyasi iktidarının başındaki Necmettin Erbakan, 9 saatlik MGK toplantısında kaleme alınan bildiriyi 4 gün sonra imzalamıştı. Kamuoyunda ise Erbakan’ın bildiriyi komutanların baskısıyla imzaladığı yönünde bir algı oluştu.

Tankların Sincan’a yürümesi, başörtülü öğrencilere yönelik yaptırımlar, tarikat liderlerinin Başbakanlık’ta iftara çağrılması gibi hafızalarda yer eden birçok uygulamanın yaşandığı süreçte Genelkurmay Başkanlığı döneminde Batı Çalışma Grubu kurulduğu da ortaya çıktı.

28 Şubat 1997 yılında MGK’da alınan kararların uygulanıp uygulanmadığının denetimi için kurulan Batı Çalışma Grubu’nun başkanı emekli Orgeneral Çetin Doğan, Independent Türkçe’den Can Bursalı'nın 28 Şubat süreciyle ilgili sorularını yanıtladı…

"AK PARTİ'NİN YOLUNU 28 ŞUBAT DEĞİL, MERKEZ SAĞ VE MERKEZ SOLDAKİ PARTİLERİN YETERSİZLİĞİ AÇMIŞTIR"

- "28 Şubat'ın yarattığı mağduriyet, AK Parti'nin siyaset sahnesine güçlü bir şekilde çıkmasını sağladı" tespiti yapılır. Siz bu tespite katılıyor musunuz?

Hayır, 28 Şubat değil, 28 Şubat'tan sonraki gelişmeler AK Parti'nin önünü açmıştır. Askerin yaptıkları değil, siyasi konjektürel gelişmeler ve merkez sağ ve merkez soldaki partilerin ülkenin siyasi ve ekonomik sorunların çözümünde yetersiz kalmaları ve aymazlıkları AK Parti'nin yolunu açmıştır.

Bu düşüncemi 2002'de AK Parti seçimi kazandıktan sonra Aralık 2002 YAŞ toplantısında ben o dönem Başbakan olan Abdullah Gül'e de şu şekilde dile getirmiştim… 'Millet sizi yakından tanıyıp takdir etmesinden dolayı değil, biz milli görüş gömleğini çıkardık, değiştik demenizin yanısıra, merkez sağın yolsuzluklar batağında, merkez solun aymazlıklar içinde olmasından dolayı sizi seçti. Biliyoruz ki sizin tabanınızda aşırı dinci unsurlar var.Tabanınızı merkeze doğru kaydırırsanız hem siz kazanırsınız, hemde Türkiye'de demokrasi kazanır' demiştim.

"SİLAHLI KUVVETLER OLARAK DARBELERDEN DERS ALDIK"

- Size göre 28 Şubat askerin siyasete müdahalesi değil miydi?

Biz Silahlı Kuvvetler olarak darbelerden ders aldık. 27 Mayıs 1960'ı darbe olarak saymıyorum, ihtilal olarak niteliyorum. Çünkü 27 Mayıs Türliye'ye yeni bir vizyon getirdi. Laik demokratik cumhuriyete sosyal bir boyut kazandırdı.Çağdaş modern bir anayasa getirdi. Ama 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin laik ve demokratik cumhuriyete zarar verdiğini gördük. Darbeler TSK içinde, toplumun entelektüel antiemperyalist kesiminde geniş çaplı tasfiyelerin olmasına sebep oldu.

"12 EYLÜL'DE 'TÜH DARBE OLDU' DEMİŞTİM"

-12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde Türk Silahlı Kuvvetleri'ndeydiniz. Emir komuta zincirinde yapılan o müdahelelere karşı mıydınız?

12 Eylül 1980 gecesi, darbenin emri verildikten sonra evde üniformamı giyip hazırlığımı yaparken ne oldu diye soran eşime "Tüh, Allah kahretsin, darbe oldu" demiştim. Sayın Soner Yalçın’ın ben hapisteyken eşimle yaptığı röportajda bu ifadem aynen yer almıştır. O dönem yaşananlar, Silahlı Kuvvetler'in araya girmesini zorunlu kılıyordu ama bu darbe yapmak şeklinde olmamalıydı. TSK Komuta Heyeti toplum içindeki güvenirliğini ve saygınlığını korumak için bir moderatör rolü oynamalıydı. Toplumun bir kesiminin istekleri doğrultusunda çıkatılan yasalar ve uygulamalar yanlıştı.

"DÜŞÜNSENİZE, DARBE YAPIYORSUNUZ, HÜKÜMET YERİNDE DURUYOR"

- 28 Şubat günü 9 saat süren Milli Güvenlik toplantısında neler oldu?

Milli Güvenlik Kurulu toplantılarının gündemini Cumhurbaşkanı belirler. O günkü toplantının gündeminde de evvela bölücü terör örgütüyle mücadeledeki faaliyetler ve Yunanistan ile Kıbrıs Rum Kesimi'yle yaşanan gelişmeler konuşuldu. Daha sonra laik demokratik cumhuriyete yönelik irticai faaliyetler gündeme alındı. Konuya ilişkin MİT tarafından kapsamlı bir brifing verildi. Dokuz saat süren bir toplantıdan sonra 18 maddelik bir tedbirler paketi kabul edildi. Maddelerin hiçbirine, Başbakan Erbakan itiraz etmedi. Mahkemece talebimiz üzerine 9 saat süren MGK toplantısında askerlerin bir baskısı olup olmadığı yönünde toplantı tutanakların incelenmesini talep ettik. Mahkemece tayin edilen naip hakimler mahkemeye toplantının geniş bir özetini sundular. Aynı şekilde 13 Mart 1997 tarihinde MGK’nın 406 sayılı kararının müzakere edildiği Bakanlar Kurulu’nun gizli toplantı tutanakları da mahkemece incelettirildi. Bu inceleme sonucunda da başta Sayın Erbakan ve Yardımcısı Tansu Çiller’in toplantıda yaptıkları konuşmalarda alınan kararları hararetle destekledikleri tespit edilmiştir. !4 Mart 1997 Tarihinde de Başbakanlık MGK karalarını ek yaparak yayınladığı genelgesinde kararların uygulama esaslarını belirlemiştir. Bu genelgeye dayanak yapılarak 28 Mart 1997 tarihinde İçişleri Bakanlığı kapsamlı bir genelge yayınlamış, başbakanlığa bağlı diğer kurum ve kuruluşlar da bunu takip etmişlerdir.

Genelkurmay Başkanlığı’nda konuya ilişkin yapılan toplantısında Genelkurmay bünyesinde bir Çalışma Grubu kurulmasına karar verilmiş ve 'Laik,demokratik cumhuriyetimizde siyasi İslam’a geçit vermemek için yurt içinde meydana gelen irticai faaliyetler uygun ve yasal platformlarda ilgili ve yetkililere bildirilecektir’ denilmiştir.

Nitekim Batı Çalışma Grubu’ndan çıkarılan emirlerin tamamının listesi ve asılları dava dosyasında bulunmaktadır. Bunların içerisinde TSK dışında hiçbir bakanlık ve kuruma emir ve direktif verilmemiş, sadece Genelkurmay Başkanlığı’na intikal eden bilgilerin iletilmesiyle yetinilmiştir.

Erbakan'ın 18 Haziran 1997 tarihinde neden ve nasıl istifa ettiği dönemin Adalet Bakanı Sayın Şevket Kazan’ın yazdığı kitaplarda ve tanık olarak dinlenen dönemin diğer bakan ve milletvekillerinin mahkemedeki beyanlarında açıklanmıştır. Anlaşıldığı kadar 30 Mayıs 1997 tarihine gelindiğinde DYP’den istifalar nedeniyle REFAH-YOL Hükümeti Meclis’te çoğunluğu kaybettiği için Büyük Birlik Partisi’ni de içine alan yeni bir protokol yapılmıştır. Bu protokolda Haziran ortasında Erbakan’ın istifa ederek başbakanlık görevini Tansu Çiller’e devretmesi öngörülmüştür.

1997 yılının Haziran ayında istifası sürecinde, Cumhurbaşkanı 'Yeni hükümet kuruluncaya kadar göreve devam edin' demişti. Düşünsenize, darbe yapıyorsunuz, hükümet yerinde duruyor, 11 gün daha görevini sürdürüyor. Yeni hükümetin kurulmasına ilişkin görevinin Cumhurbaşkanı tarafından Mesut Yılmaz’a verilmesini protesto etmek için TBMM’de Tansu Çiller ve Muhsin Yazıcıoğlu’nu yanına alarak üçlü basın toplantısı yapıyor.  Süreçle ilgili rahatlıkla konuşabiliyor, TRT de bunu yayınlayabiliyor. Bu nasıl bir darbedir?

"EMİR KOMUTA ZİNCİRİ İÇİNDE DARBE YÖNELİMİ YOKTU"

- Komuta kademesinde darbe fikri hiç dile getirilmiş miydi?

Münferit olarak aklından geçiren olabilir ama buna yönelik bir gruplaşma ya da emir komuta zinciri içinde böyle bir yönelim kesinlikle yoktu. Dolduruşa gelenler, maksadını aşan sözler söyleyenler de olmuş olabilir.

"DARBE HİÇBİR ZAMAN SEÇENEK OLMADI"

- Erbakan'ın Milli Güvenlik Kurulu'ndaki 18 maddelik bildiriye yönelik bir direnişi söz konusu olsaydı, darbe bir seçenek miydi?

Ne darbe, ne de siyasete müdahale Silahlı Kuvvetler'in aklının ucundandan dahi geçmedi. Darbe hiçbir zaman seçenek olmadı.

"ABD ILIMLI İSLAM'IN ÖNÜNÜN AÇILMASINI İSTİYORDU, TSK'NIN BÖYLE BİR ÇABASI OLMADI"

- CIA'ya yakın olduğu ifade edilen RAND Corporation'un Türkiye raporu son günlerde tartışma konusu oldu. Aynı kuruluşun 1996 yılında yayınladığı bir rapor daha vardı ve bu raporda Recep Tayyip Erdoğan'ın Başbakan, Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olabileceğinden söz ediliyordu. 28 Şubat döneminde yaşananlar, RAND Corporation'un raporunda bahsettiği Türkiye siyasetindeki değişimi hızlandırdı mı sizce?

ABD, köktendinciliğe karşı ılımlı İslam'ın önünün açılmasını destekliyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ılımlı İslam'ın önünün açılması için herhangi bir şekilde çabası olmamıştır. AKP iktidarının önünü açan şey, siyasi aktörlerin beceriksizlikleri, birbirine düşmanlıklarıdır.

"HALKIN ÇOCUKLARIYIZ"

- 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, bir televizyon kanalında "Mağduriyetlere sebebiyet verdik." demişti. Siz, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin o dönemdeki uygulamalarının herhangi bir mağduriyet yarattığını ve bu mağduriyetin şu andaki iktidara yaradığını düşünüyor musunuz?

Türk Silahlı Kuvvetleri, kanunları uyguladı. O kanunlar, siyaset tarafından konuluyordu. TSK, kendi alanındaki kanunların uygulayıcısıydı. Siyaset, mağduriyet yaratan kanunları kaldırabilirdi.

Biz halkın içinden geldik. Halkın çocuklarıyız. Mesela ben, ordu komutanıyken orduevlerine sakallı olan kişilerin alınması yönünde bir yazı yazıp göndermiştim. Çünkü sakal, modern görünüşün bir parçası haline geldi.

"ÇİLLER KENDİ SİYASİ İKBALİ İÇİN ERBAKAN'I İSTİFAYA ZORLUYORDU"

- Necmettin Erbakan'ı istifasıyla sonuçlanan 28 Şubat sürecinde, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin etkisi yoksa, kimin vardı?

Necmettin Erbakan'ın istifasını en çok Tansu Çiller istiyordu. Eğer 28 Şubat ve Erbakan'ın istifası bir darbeyse, darbeci olan da Tansu Çiller'dir. Kendi siyasi ikbali için Erbakan'ı istifaya zorluyordu.

"ERBAKAN ÜMMETÇİ DEĞİL TÜRK MİLLİYETÇİSİYDİ"

- Necmettin Erbakan'a yönelik kişisel yaklaşımınız nasıldı? Tehlikeli biri olduğunu mu düşünüyordunuz?

Necmettin Erbakan'la Bosna Hersek ve Azerbaycan konularında çok yakın çalıştık. Kendisi, ümmetçi değil Türk milliyetçisiydi. Bir örnekle anlatayım; Hava Kuvvetleri'nde uçakların yazılımı için bir şirket kuruldu. Bu şirket İsrail'le ortak çalışma yürütecekti. İsrail karşılık olarak, Konya - Karapınar'daki atış sahasını kullanmak istiyordu. Erbakan buna karşıydı. Milli menfaatlerimize uygun olduğunu kendisine söylediğimizde bunu kabul etti Türkiye'nin çıkarlarını her şeyin üzerinde tutardı.

Güncellenme Tarihi : 2.3.2020 12:52

İLGİLİ HABERLER