Medya
  • 8.5.2013 09:37

İşte gazete patronlarının 'paşa'ları...

Ünlü medya patronu Dinç Bilgin'den çarpıcı açıklamalar: “Solcu ekiple, liberal-demokrat gazete çıkarmayı denedim. Epeycesi, molotof atan çocuklar var ya, o tipte insanlardı” dedi.

 

Fatih VURAL-TÜRKİYE GAZETESİ

Takdim
28 Şubat soruşturmasında savcılık, askerlerle ilgili iddianameyi tamamladı. Şimdi sıranın 28 Şubat'ın sivil ayağına gelip gelmeyeceği merak ediliyor. Sivil ayakta, medyanın oynadığı rol herkesin malumu. O süreçte, Sabah gazetesine askerler tarafından nasıl müdahale edildiği de, yazı işleri müdürü Ergun Babahan ve birçok isim tarafından anlatılmıştı. Sabah'ın patronu Dinç Bilgin de bu müdahaleleri kabul etti. Hatta geçtiğimiz ekim ayında, Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu'nda bildiklerini anlattı. Sabah ve ATV'nin sahibi olarak, yıllar boyunca Türkiye'deki en büyük medya patronlarından biri olan Bilgin'in hayatı, Etibank'a ortak olduktan sonra tepetaklak oldu. Bankaya devlet tarafından el konulduktan sonra, 11 ay bu davadan hapis yattı. Çıktığında hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Borcunu ödeyebilmek için medya kuruluşlarını elinden çıkardı. Etibank davası devam ediyor… Biz de Dinç Bilgin ile İzmir'de başlayıp, emeklilik günlerini geçirdiği İstanbul'daki günlerine uzanan bir yolculuk yaptık. İyi okumalar…

28 Şubat'ın askerî ayağına dair iddianameyi savcılar tamamladı. Sizce sivil ayağına da sıra gelecek mi?
Pek ihtimal vermiyorum. Zaman çok değişiyor. Türkiye değişiyor. Çok şeyin modası geçiyor.
Eğer gerçekleşirse, kendinize dair bir çekinceniz var mı? Sizin bir troyka teoriniz var: asker-yargı-medya…
Askeri ve sivil vesayet, medyadan çok rahat destek alıyordu. Sadece 28 Şubat değil. 27 Mayıs'ı düşünün. Bütün Cumhuriyet tarihinde bu böyle oldu.

Vesayet rejimi, 27 Mayıs'la mı ihdas edildi?
Bana göre, 1923'te kurulan Cumhuriyet'in paradigması. Vesayet, o. 8-10 milyon olan nüfusunun yarısı fakir, veremli, sıtmalı bir Anadolu düşünün. Oradan bir ulus inşa etmeye çalışan, belki iyi niyetli; ama oldukça acemi bir devrimci kadro. Onlar böyle bir inşaat yapmak istiyorlar. Bir tür mühendislik gibi ele aldılar.

AMCAM, YASSIADA'DAYDI; ZORLA TÜRKİYE'YE GELDİM

İzmirli ve Demokrat Parti'li bir aileden geliyorsunuz.
Evet. Hatta, Yeni Asır bir tarihte de Serbest Fırka'lı. Babamdan duyduğum bu. Sonradan Yeni Asır'ın bir sayısında da gördüm. O zaman sekiz sütuna manşet: “SERBEST FIRKA EBEDİDİR”. Fethi Okyar konuşuyor bir yerde. Sağ alt köşede aynı gün başka bir haber: “SERBEST FIRKA KENDİNİ FESHETTİ”. Ülke kolay evreler yaşamadı.

Babanız, CHP'ye karşı o halde?
Elbette. Demokrat, liberal gelenektendi. Amcam Behzat Bilgin de Demokrat Parti milletvekiliydi. Yassıada'da kaldı, oradan sonra da vefat etti. Ben İngiltere'de talebeydim, döndüm. 27 Mayıs'tan sonra yurtdışı yasağı ilk defa kondu. Tutukluların yakınlarına izin vermiyorlardı.

Kuruluşu nedir, Yeni Asır'ın?
1895'te Selanik'te kuruldu. İzmir'in kurtuluşundan sonra burada yayına başlamış, 1924-25 gibi. Ortaklıkları içinde en atak ben oldum. Gazetecilik heyecanım, hepsinden fazlaydı. Tek başıma iş yapmak istedim. Egom da yüksekti. 1985'te İstanbul'da Sabah'la başladık. Rahmi Turan ve ekibini transfer ettim. Ben Sabah'ı kurduğumda, gazeteci gençler arasındaki hâkim ideoloji, soldu. Baştan aşağıya solcu bir ekiple, liberal-demokrat gazete çıkarma denemesine giriştim. Epeycesi, 1 Mayıs'ta molotof atan çocuklar var ya, o tipte insanlardı.

TURGUT ÖZAL, YAZARIMDI

Alttan mı aldınız?
Bir tür aslan terbiyeciliği gibi. Sabah'tan önce Rapor adında bir ekonomi gazetesi çıkarttım. Turgut Özal, Rapor'un yazarıydı. Burhan Özfatura, müdürüydü. Ekrem Pakdemirli yazarımızdı. Türkiye'deki liberal-ekonomik açılımı ilk biz başlattık. 24 Ocak Kararları'nın ideolojisini taşıyan bir gazete oldu, Rapor. O denemeyi Sabah'ta da yaptık. Sabah çok sattı; çünkü Özal'la başlayan, yükselen değerlerin gazetesi oldu. O zamanki gazetecilerin eğilimi, devletten, siyasi-askeri bürokrasiden yana olmak. Ekibi yönlendirme gücüm kifayet etmedi.

Kifayet etmediğini ne zaman fark ettiniz?
Şimdi baktığımda görüyorum. İnsanların egoları, çıkarları var. Derdinizi anlatamıyorsunuz. O zaman da işi sallamamaya başlıyorsunuz. Ben de kaçmaya başladım.

Aydın Doğan, Mesut Yılmaz'ı destekliyordu. Siz neden tercihinizi Tansu Çiller'den yana koydunuz?
Olaylar bizi o tarafa sürükledi. Tercihim pek haksız değilmiş, şimdi bakınca. Kadın beceriksizdi, kifayetsizdi; ama iyi niyetliydi. Türkiye, o zaman, şimdiki Kuzey Kore benzeri bir ülkeydi. İnsanların beyni yıkanmıştı. Böyle bir ülkenin gazetecileri de böyleydi, gazete sahipleri de. 

Aydın Doğan'la nasıl bir ilişkiniz var, o sırada?
Bir araya gelir, tavla oynardık; ama siyasi şeyler konuşmazdık. 


Refah Partisi iktidar olmasın diye Sabancı Center'da toplantı yaptık 

Refah Partisi'nin iktidara gelmesi rahatsız etti mi sizi?
Tabii. Sadece bizi değil, askeri de. İktidar olmasından da hoşlanmadım. O dönemde Mesut Yılmaz ile Tansu Çiller'i bir araya getirme gayreti vardı. Özdemir Sabancı rahmetli olmadan bir hafta önce, onun odasında toplantı yaptılar. Orada ben de vardım. Mesut'un kardeşi Turgut çağırıldı. “Refah Partili bir koalisyona hoş bakmıyoruz. Tansu'yla siz koalisyon yapın” denildi, işadamlarına has diplomatik bir tonda. Bir hafta sonra da Özdemir öldürüldü.

Refah Partisi'yle koalisyon yapınca, Çiller'e verdiğiniz desteği çektiniz mi?
Evet. Korkunç bir basın rekabeti vardı: “Bizim tenceremiz-onların tenceresi.” İş tiraj rekabetine döndü. Sonunda da siyasi rekabete döndü: “Onların başbakan adayı-bizim başbakan adayımız.”

“BİZİM İÇİN 'KÜRT' YOKTU”
Diyarbakır'dakileri bilerek yazmadık

Kürt sorununa bakışınız neydi?
İtiraf edeyim, Kürtçe konuşulduğunu ilk defa, arkadaşım Başkurt Okaygün, İzmir'e geldiğinde duydum. Ayakkabısını boyattığı çocukla Kürtçe konuşmaya başladı. 1975-76 yılı gibiydi. Duyunca ürktüm. Kürt meselesine bakışımız hastalıklıydı. Hepimiz gibi benimkisi de hastalıklıydı.

'Kürt diye bir şey yoktur' derecesinde mi?
Öyleydi. Öyle büyüdük, öyle biliyorduk.

Ne zaman dank etti?
80'lerden hemen sonra. Diyarbakır Hapishanesi diye bir şey var, değil mi? Görmedik, yazmadık, bilmedik. Bilmek de istemedik. 2. Dünya Harbi sonrası Almanlara soruyorlar: “Konsantrasyon kamplarını, ölüm kamplarını biliyor musunuz?” “Bilmiyoruz.” diyorlardı. Biz de öyle! Bilmek istemiyorduk!

Vicdan?
Bilmiyorduk! Basında 'sağlığa zararlı haber' diye bir kavram vardı! Bazı haberleri görmüyorduk. O tarihteki devlet böyle istiyordu, basın da buna razıydı. Ama hükümetlerden hiçbir zaman korkmadık! Hükümetleri takmıyorduk! 

 

BABA MÜDAHİL OLDU
Demirel'den telefon geldi: “Cavit'le ilgili yayınları kes”

Gazeteciliğin dışına ne zaman taştınız?
Etibank'la. Ekonomik koşullar zorlaşmaya başladı. Sabah, ATV, 40'a yakın dergi, büyük bir güç o zaman. Ama bankası da olmayan tek grup! O zamana kadar “Gazete sahiplerinin gazetecilikten başka işi olmamalı.” diyordum.

Ama bunu söylerken Babıali'den İkitelli'deki plazalara taşınıyorsunuz, gazeteciliğin formasyonunu değiştiriyorsunuz.
Doğru. Eski sol kökenli gazeteciler iyi para kazanmaya başlayınca, dünya görüşleri değişiyor. Sınıflarına ihanet ettiler! Ama İkitelli'den başka çare de yoktu. En ekonomik şekli, şehir dışında arsa bulmaktı. Dünyada da aynı trend vardı. Etibank, hayatımın en kötü kararı. O sayede, para kaynaklarına daha ucuza ulaşacağım düşüncesi belirdi. Cavit Çağlar telefon etti. O almıştı ihaleyi. Ortak oldum. Sonra halt ettik!

İyi miydi aranız?
Hayır. Onun bakanlığı zamanında çok fenaydı. Sonra düzeldi. Gazete kampanyaları sırasında Schlafgut nevresim takımı satın aldık Nergis Holding'den. O zaman konuşmaya başladık.

Demirel müdahil oldu mu?
Cavit Çağlar bakanken, Sabah son derece atılgan bir gazeteydi. Demirel onu bankalardan sorumlu bakan yaptı, o da kamu bankalarından kendi borç konsolidasyonunu sağladı. Onun üzerine Cavit Bey'e demediğimizi bırakmadık. Kavga başladı. Ben de o sırada yeni teknemi almışım. Çeşme'den denize açılacağım. Yunan Adaları'ndan Akdeniz'e geçeceğim. Heyecan içindeyim. O sırada Başbakan Süleyman Demirel telefonla aradı. “Dinç, Cavit'le ilgili yaptığın yayınları kes” dedi. Ben de “Bakın Süleyman Bey, böyle bir olay nerede olsa yazılır” deyince, “Sen çok sinirlisin. Git, bir denize açıl. Sinirin geçsin” dedi. Gazeteler için bakanlar, başbakanlar o kadar önemli değildi?

Ya askerler?
Askerlerden telkinler gelirse, o zaman işler değişiyordu.

Asker, Turgut Bey'den sonra ne zaman güç kazanmaya başladı?
Turgut Bey, “Genelkurmay Başkanı olacağım” diye davetiye gönderen adamı, başkan yapmadı. O tavrını, Sabah müthiş derecede destekledi. Adamlar geri çekilmek zorunda kaldılar. Kürt İsyanı, Güneydoğu durumu da askere güç verdi.

Tansu Çiller'in hataları yok muydu?
Elbette vardı; ama Güneydoğu'daki olaylar için sivil iktidarın talimat verebilecek hali yoktu! Çok acizdi. Asker, Türkiye'yi bir Vietnam olarak gördü! Vietnam'da nasıl Vietkong'a yataklık edenlerin yerlerini yaktıysa Amerikan Ordusu, bizim ordu da öyle farz etti işi. 

Genelkurmay'da kavga ettim

Refah Partisi sizinle temasa geçmedi mi?
Bilmiyorum, ben siyasi temaslar içine girmezdim. Belki de girmişlerdir.

Ama asker sizi Ankara'ya çağırdı, gittiniz?
Asker bir defa çağırdı. Bir kere gittim.

Kim çağırdı?
Genelkurmay Başkanı, yemeğe davet etti. Çevik Bir, 2. Başkan. Özkasnak, genel sekreter.

Sizden bir şey istediler mi o yemekte?
Çok matrak… Bir odaya alındım. Orada Çevik Bir, Erol Özkasnak vardı. Bana bir sunum yaptılar. Sabah yazarlarından şikayetlerini söylediler. Çetin Altan'dan çok şikayetçiydiler, bir de Mehmet'ten. Özellikle de baba Altan'ın fazlaca solcu ve komünist olduğundan şikayet ettiler. (Gülüyor) Bir de generallere her gün gönderdikleri bir bülten gösterdiler. Milliyet'ten Melih Aşık bir yazı yazmış. Bunlar da altına bir not koymuşlar, “Aslında şunu demek istedi” diye. “Yahu, Türk ordusunun generalleri gazeteleri böyle mi okuyor? Paşa, gazete öyle okunmaz” dedim. Kızdılar bana. “Türk ordusu diğer ordulardan farklıdır. Biz, Cumhuriyet'i kurduk.” dediler. Ben de “Bunu bütün ordular yaptı. Arap coğrafyasında İsrail halkı, İsrail ordusuna, bizim Türk ordusuna borçlu olduğumuzdan daha az şey mi borçlu?” dedim. O zaman kavga çıktı.
 

Hepimizin bir paşa'sı vardı!
 

28 Şubat sürecinde her medya patronunun bir paşası olduğunu ifade eden Bilgin, o dönem Recep Tayyip Erdoğan'ı görmezden geldiklerini itiraf ederken “Şu an partisinin ve Türkiye'nin 4-5 sene ilerisinde” değerlendirmesinde bulundu. İşte Bilgin ile röportajımızın ikinci bölümü: 

Ödediğiniz bedelleri düşününce, apolitik olmanız hata mıydı?
Tabii ki. Ben nasıl özensiz davrandıysam, bana da özensiz davranmaya başladılar.

En başta sizin adamlarınız mı?
Benim adamlarım da, diğerleri de. Sonuçta bedel ödedim. Bu bedeli ödediğim için de şikâyetçi değilim. İnsanın içi temizleniyor. Çok büyük hatalar yaptık. Buna engel olabilir miydim, şimdiki aklım olsaydı evet, ama o tarihte böyle bir aklım yoktu.

En büyük hatanız Zafer Mutlu muydu?
Zafer, çalıştığım insanlar içinde en akıllılardan. Onu daha iyi yönlendirebilirdim. Onun için kendimi kusurlu görüyorum. 73 yaşımda, ikinci sorumluları suçlamayı kendime yakıştıramam.

YÖNETİM KURULUMUZA ASKER SOKTUK

Refah Partisi'nin karşısında dururken, toplumun seçiminin karşısında durduğunuzu düşünmediniz mi?
Öyle değil. O zaman muhalif basın olmaz.

Ana akım medyanın göbeğinde kalarak mı?
Olsun. Bir de Refah Partisi, o dönemde ana akımın dışında bir parti görülüyordu.

Ordu, Refah Partisi'nin karşısında olmasaydı, siz de olur muydunuz?
Onu bilmiyorum. Emin değilim. Korkularla büyütülen bir basın, bir adam… İş o kadar kolay değildi. İşin başında gazeteydik!

Ne zaman gazete olmaktan çıktınız?
Bankacılık işi yapmaya başladığımızda, gazetecilik imkânımız kalmamıştı, 1998'de.

Apolitiğim diyorsunuz; ama bir askeri, Vural Beyazıt'ı Etibank'ın yönetim kuruluna alıyorsunuz. Tutarsızlık değil mi bu?
Çok doğru. Tutarsızlık tabii. Ondan sonra zaten tutarlı hiçbir şey yok!

Bir askerin yönetim kuruluna girmesini kim istedi?
Rahmetli Ercan Arıklı ve onun ahbabı olan Ceyda Erem vasıtasıyla geldi. Ben de orada tanıdım adamı.

28 Şubat'ta yönetim kurullarına asker almak zorunluluk haline mi gelmişti?
Aşağılıkça bir davranıştı. Savunulacak hiçbir yanı yok.

Ekonomiden anlıyorlar mıydı?
Hayır, hayır.

Ne yaparlardı yönetim kurullarında?
Öyle dururlardı.

İyi para verir miydiniz?
Bizim üyemiz para meraklısı değildi.

PAŞAYI HİÇ KULLANMADIK

28 Şubat'ın bir finans darbesi olduğunu düşünür müsünüz?
Bir garip ortam. Aydın Doğan'ın paşası var. Dinç Bilgin'in paşası var. Cavit Çağlar'ın paşası var.

Sizin paşalarınız kimdi?
Yönetim kuruluna aldığımız Vural Beyazıt.

İşlerinizi kolaylaştırdı mı?
Yoo, hiçbir iş yapmadı. Hiçbir işte de kullanmadık adamcağızı.

28 Şubat, sadece ordunun yaptığı bir müdahale miydi? Dışarıdan bir müdahale var mıydı?
Yalnız ordunun müdahalesi yoktu. Dışarıda da Refahyol iktidarına ters bakılıyordu. Beni o tarihlerde ilk ve son kez Bilderberg Toplantısı'na götürdüler, Atlanta'ya. Clinton, ABD Başkanı. Oradaki konuşmaların ana eksenindeki konulardan biri de Türkiye'ydi. Son derece ters bakıyorlardı. Erbakan'ın batı ittifakları dışında alternatif güç arayışlarına çok ters bakıyorlardı. 

Etibank'ı hortumladınız mı?
Hayır. Hortumlamadığım da çıktı ortaya. Sonuçta alacaklı çıktım.

Hapiste ne kadar kaldınız?
11 ay.

Nasıl bir sorgulama yaşadınız içinizde?
Bunun ilk 3-4 ayını tek başıma geçirdim. Ağca'nın hücresinde. Onu oradan aldılar, yerini bana bıraktılar. Orada kitap okudum. Yaşadığım anı düşünmeyip, geçmişle hesaplaştım. Cavit Çağlar'la, Nail Keçili geldi sonra. Onların moralleri çok kötüydü. Bir süre sonra Cavit zaten hapishanenin hâkimi haline geldi. Bizim yanımızda kalmaz oldu. Ya doktorda, ya müdürün yanında. Sonra da hastaneye geçti. (Gülüyor)

Sivil hayata geçince?
Uzun süre kendimle hesaplaşma dönemi yaşadım.

En büyük yanlışınız?
Etibank'ı almak ve gazete patronluğundaki özensizliğim. Kontrolü kaybetmemeliydim. Sonra tembelleştim, zenginleştim. İtiraf edeyim, çok çalışkan birisi de değildim. Dalgacılığı severdim. Sonra fazla dalgacılık yapmaya başladım. Yazı işleri toplantılarına daha az gider oldum. Yanlış ve ayıp yaptığımız zaman gazetede, fena halde müdahale edip hatayı bastırırdım en başta. Sonra bastırmamaya başladım. Özensiz davrandık, insanların hayatlarını zorlaştırdık, haksız yere haber yaptık.

Mesela?
Bir sürü. Gazete her gün çıkıyor. Özel bir şey değil. Birisine özellikle fenalık yapmadık. Kendimle ilgili övüneceğim şey, talimat vererek, kimseye ne kötülük yaptırdım, ne de kendim yaptım!

Hiç mi?
Hiç.

VATAN AYDIN DOĞAN'IN BİR OPERASYONUYDU

Eski adamlarınızın Vatan'ı kurmasını bir ihanet olarak algıladınız mı?
En başta evet. Üfff, fena halde hem de!

Brütüs vakası mı? Niye koptular sizden?
Aydın Doğan çağırdı, gittiler. Vatan Gazetesi zaten onun organizasyonuydu! Böyle bir gazete çıkartıp para kazanmaya da ihtiyacı yok. Yapmak istediği, Sabah'ın yerini alacak, bizim adamlarımızla bir gazete çıkarmak!

Aydın Bey'le aranız iyi değil miydi?
Yok, hayır. Tavla oynuyoruz; ama onda da gayet sert, kırıcı gidiyor.

Ne zaman bozuldu aranız?
Hiç iyi değildi ki! Rekabet bu!

Ama sizin sözünüzü dinledi, Emin Çölaşan'ı gönderirken?
O işin esprisi (Gülüyor). O kadar değil! 

Zafer Mutlu'yla sonra görüştünüz mü hiç?
Enteresan… Zafer, ayrılacağını bana haber vermeden Bodrum'a gitti, bir daha dönmedi. Uzun seneler görmedim onu. 3-4 sene sonra karşılaştık. İkimiz de kendimizi tuttuk. 

Aydın Bey'le diyaloğunuz oldu mu?
Oldu, tabii. O, zafer kazanmış bir komutan. Ben de yenilmiş, her şeyini kaybetmiş birisi. Diyalog buydu! Oyun bitti!


Türkiye'nin kırılma noktası Ergenekon
Dinç Bilgin, Türkiye'nin kırılma noktasını şöyle ifade ediyor: “Ergenekon davası ve deli bir savcının ortaya çıkması! Siyasi bir iktidarın da bunun arkasında durması. Askerî vesayetin aslında o kadar da korkulacak bir şey olmadığının ortaya çıkması. Arkasından da ikinci darbeyi, yargıyla yapmaya kalktılar. Kapatma davasının başarısız olması işi değiştirdi. O zaman gerçekten iktidar oldular.”

 

SABAH'I ELE GEÇİRECEKLERDİ
DSP'deki güç savaşının kurbanı olduk

Etibank'ı aldığınızda neden müdahalede bulunuldu? Kimin, neydi derdi sizinle?
Askerin de benimle bir derdi vardı.

Ama Sabah asker için kullanışlı bir yerdi.
Değil, değil.

Ergun Babahan öyle demiyor ama.
2-3 bin kişinin çalıştığı bir kurumdu Sabah. Savunma Koleji diye bir şeyi vardı, Genelkurmay'ın. Genelde en kakavaları, en budalaları alırlardı oraya.

Bu kolejin sizinle ilgisi ne?
Yeni duyduk bunları. O tarihte, alıp, yetiştirip, askeri duyarlılığı fazla gazeteciler haline getiriyordu insanları.

Sabah'ta da istihdam ediliyorlardı?
Bilmiyorduk o safahat içinde. Eminim MİT'in de yerleştirdiği adam vardı.

O dönemde İhlas Holding gibi muhafazakar ticari kuruluşlara büyük zarar verdiler. Etibank olayında da askeri bir müdahale var mıydı?
Askeri bir müdahaleydi. Genelkurmay Adli Müşaviri falan hep işin içindeydi. Medyaya da bir gözdağı vermek, haddini bildirmek merakı vardı. O işte de en zayıf halka bendim.

En çok satan gazetelerden birinin sahibi olarak mı?
Aydın Doğan'ın mali gücü daha fazla o tarihte. En fazla hesap biriktiren belki bendim.

Etibank'a el konmasını, bir DSP operasyonu olarak da gördünüz mü?
Bana göre evet. Türkiye'de o zaman başbakan rahatsız. Onun yerine geçmeye meraklı adamlardan birisi de Zekeriya Temizel. Sermaye çevreleriyle yeni yeni ilişki kurmaya çalışan o zamanki İçişleri Bakanı Saadettin Tantan da ANAP'ta Mesut'un yerine geçme meraklısı. Bankaya el konduktan sonra ben yurt dışından döndüm. Sabah'ın bütün hesaplarına el konuldu. Kendi depomuzdan kâğıt alamaz duruma geldik. Ankara'ya gidildi, biraz gevşetildi, fakat durum sıkışık. Zekeriya Temizel, bizim gazeteden birtakım adamları çağırdı. Bilal Çetin, Güngör Mengi var. Sabah'a kayyum atamak istiyorlar. Kayyumu da Güngör'e teklif ettiler. Benimle arası iyi o zaman, Güngör başlıyor ağlamağa. “Ben bunu patronuma yapamam.” diyor. Çekip gidiyor. Ağlar o, sıkıştığı zaman. Dertleri başkaydı, Sabah'a hâkim olup partiyi de ele geçirmek istiyorlardı. Zekeriya Temizel bir yandan, Hüsamettin Özkan diğer yandan devirmeye çalışıyor. Biz güç savaşının kurbanıydık.

Özkan'ın Sabah'a atakları oldu mu?
Hüsamettin enteresan adam. Onun her yana atakları var; ama herkesle arası iyi. Bizimle de, Aydın Doğan'la da.


Tayyip Bey'e haksızlık yaptık

Yeni Türkiye kavramına inanıyor musunuz?
Evet. Yeni ve muhteşem bir Türkiye.

Neden?
En azından dün olanlara bak. Japonya Başbakanı'ndan olimpiyatı istemekten, havalimanı ihalesine bak. İnsanlarının barıştığı, birbirini öldürmedikleri, muhteşem bir Türkiye'ye gidiyor iş. Önü alınmaz biçimde gidiyor hem de.

Tayyip Bey'e bakış açınız ne?
Tayyip Bey muhteşem bir başbakan. Kendi partisinin de, Türkiye'nin de 4-5 sene önünde bir adam. Müthiş bir vizyoner. İnsanı hayretler içinde bırakıyor. Yetiştiği şartlardan, bulunduğu çevreden böyle bir vizyonerin çıkıyor olması, beni de hayrete düşürüyor; ama hayranlık duymamak mümkün değil.

Ona haksızlık ettiğinizi düşündünüz mü hiç?
Belediye başkanlığı zamanında haksızlık yaptığımı çok düşündüm. Görmedik. Fark etmedik, böyle bir vizyoner olabileceğini. 

İstanbul'da yaptıkları ortada değil miydi?
Yani…

Hazzetmiyor muydunuz?
Yoo öyle bir şeyim yoktu. Şöyle söyleyeyim, bir şiir okuduğu için hapse atılmasına yeterince tepki vermek lazımdı. Kimse öyle bir tepki vermedi. Ben de hapisteydim o dönemde.

Tayyip Bey'le diyaloğunuz oldu mu?
Hayır, bugüne kadar hiç diyaloğumuz olmadı.

Güncellenme Tarihi : 19.3.2016 15:33

İLGİLİ HABERLER