Medya
  • 14.12.2019 18:59

Nur-u Muhammedi-6!.. Zülkarneyn Aleyhisselam'ın sancaklarının gücü

NUR-U MUHAMMEDİ -6
ZÜLKARNEY ALEYHİSSELAM’IN SANCAKLARININ GÜCÜ VE BOZKURT’UN SIRRI


Ye’cuc Me’cuc’un üzerine demir dökülmesinin de bir manası var idi..
Zülkarneyn Aleyhisselam gelmeden önce oradaki Türkler demircikle uğraşıyordu. 
Yerleştikleri bölgedeki dağlar demirdendi. 
Bu yüzden Türkler demiri işleme konusunda ustalaştılar.
Yec’uc Me’cuc bölgesindeki Türkler, dedeleri Yafes’den demircilik sanatını öğrenmişlerdi.
Türklere ‘demirci’ denilmesinin nedini, ta o zamandan beridir demircilikle uğraşmalarından gelir.
Bu Türklerin torunları olan Göktürkler’in temel toprakları; Altay ve Sayan dağları, zengin demir madenlerinin bulunduğu bir yerdi. 
Yeni yapılan kazılarda; Göktürkler çağında Türkler’in işlettikleri demir ocakları ve döküm evleri bulunmuştur. 
Göktürkler demirden ürettikleri kılıç, kargı, bıçak gibi savaş araçlarının yanında yine demirden saban, kürek, orak gibi tarım araçlarını yapmakta da usta idiler. 
Türklerin demir işleme konusunda mahir olduğunu gören Zülkarneyn Aleyhisselam, onlardan demir getirmesini istedi
Ye’cuc ve Me’cuc iki dağın arasındaki geniş bir vadide toprağın altında kazdıkları yerlerde kalıyorlardı. Zülkarneyn Aleyhisselam dev körükler yaptırarak o demirleri eritti ve bütün vadinin üzerine akıttı.
Bu mahlukatın kazıp çıkabilecekleri bütün delikler demirle dolduruldu.Üzerine de bakır döküldü.
Bu işlemden sonra Zülkarneyn Aleyhisselam Türklerin ileri gelenlerini toplayıp HİCRET emri verdi.
Mümin olan Türkler Zülkarneyn Aleyhisselam’ın emrini dinleyip topluca bölgeden hicret etti.
Bir rivayete göre Ergenekon denilen bir bölgeye yerleştiler.
Ergenekon denilen bölge, keskin dağlarla çevriliydi.Uçsuz bucaksız ovalar vardı. Bu ovalarda buz gibi suların aktığı nehirler ve çaylar ve bol miktarda av vardı.
Başlarda burası herkesi yetiyordu.. Fakat nüfus artıp boylar çoğalınca; Türkler Ergenekon’a sığmaz, hayvanlara ot yetmez ve av çıkmaz oldu.
Türklerin ileri gelenleri toplanıp dağların arkasına göçmeye karar verdi.
Fakat dik dağlar geçit vermiyordu.
O bölgeye de zaten keskin olan dağdan güçlükle inmişlerdi.
Ne yapacaklarını tartışırken bir demirci şöyle bir fikir verdi;
- Bu dağda bir demir madeni var. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir. 
Demirden dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. 
Dağın altını, üstünü, yanını, odun kömürle doldurdular. 
Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. 
Allah’ın yardımıyla demir dağ kızdı, eridi ve su gibi akıverdi. 
Eriyen kısım; Türklerin sürülerine, atlarına ve yüklü develerine yol oldu.
O gün müthiş bir soğuk ve tipi başlamıştı.
Ne tarafa doğru gideceklerini bilemezken baştan söz dinledikleri için Allahü teala onların önüne bir kurt çıkardı.
O kurt; Türk kavmini Ergenekon’dan selametle çıkartıp onlara rehberlik yaptı.
Sonuçta küçük bir bozkurt, koca bir milletin kurtuluşu oldu.

O bozkurt olmasaydı bugün bizler bırakın Anadoluyu, belki de hiç olmayacaktık.
Düşünenler için; Allahü teala her işte bir sebep, her sebepte bir ibret yaratmıştır.
Türklerin demirciliği o dağlardan, bozkurt efsanesi de bu hikmetten gelir.
Burada kısa bir bilgide ben vermek isterim.
Bir takım sahte tarihçilerin ve ateist yazarların yazdığı gibi Türkler İslamiyet ile Anadolu’ya geldiklerinde değil, Ta Hazret-i Yâ’fes  ve oğlu bizim atamız olan Türk’den gelir.
Zülkarneyn Aleyhisselam ordusuyla geldiğinde de Türkler imanlı idi..
Sonra gelen Türkler de imanlı idi ve onlarda Hazret-i İbrahim’in dinindendiler.

Rabbim hepsinden razı olsun.
Bunlar arasında küçük bir kısmı sapıtıp putperest oldu.
Dönelim tekrar Zülkarneyn Aleyhisselama..
Asıl ismi İskender’di. Doğuya ve batıya gittiği için İskender-i Zülkarneyn diye anılmıştır.
 
Yemen’de yaşamış olan Münzir İskender ile Aristo’nun talebesi olan Makedonyalı İskender’den daha önce yaşadı.
Zülkarneyn aleyhisselam Allahü teâlâya niyazda bulunup; kendisine kuvvet vermesini, insanlar arasında hangi ilim ve adâletle hükmetmesi gerektiğinin bildirilmesini istedi.
Allahü teâlâ niyazı üzerine şöyle buyurdu: “Sana verdiğim vazîfeyi yapabilmen için kuvvet ihsân ederim. Göğsünü açarım. Herşeye gücün yetecek hâle gelirsin. Anlayışını açar, konuşmanı genişletirim, kulağını açarım, tâ uzaktakileri işitirsin. Basîretini genişletirim, çok uzakları görür, her şeye nüfûz edersin. Her şeyi sağlam yaparsın. İstediğin herşeyi ihsân ederim. Sana heybet veririm hiç kimse sana kötü gözle bakamaz. Ben sana yardım ederim. Hiçbir şey sana zarar vermez. Seni kuvvetlendiririm. Hiçbir şeye yenilmezsin. Kalbine kuvvet veririm hiçbir şeyden korkmazsın. Aydınlık ve karanlığı emrine verir, onları senin askerin yaparım. Aydınlık senin önünde yol gösterir, karanlık arkandan seni muhâfaza eder.”
Allahü teâlâ hazret-i Zülkarneyn’in emrine bulutları ve başka vâsıtaları verdi. 
Ona ilim ve kudret, insanlar üzerine tasarruf hâkimiyeti verdi. 
Beyaz ve siyah olmak üzere iki sancak ihsân etti. 
Zifiri karanlık olan gecede beyaz sancağı açınca, ortalık aydınlığa gark olurdu. 

Gündüz harp ederken düşman askerinin karanlıkta kalmasını arzu ederse siyah sancağını açar, düşman tarafı zifiri karanlık, kendi tarafı aydınlık olur, böylece düşmana kısa zamanda gâlip gelirdi. 
Her sefere çıkışında önü aydınlık, arkası karanlık olurdu. 

Çok geçmeden memleketi genişledi. Devleti güçlendi. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bütün dünyâya yaymağı azmetti.
Hak teâlânın emriyle müminlerden meydana gelen ordusu ile ilk önce batıya yürüdü. Vardığı yerlerde kâfirleri hak dîne dâvet etti. İnsanlara iyilik ve ihsânlarda bulundu. İnanmayanlarla harp etti. 
Batıda meskûn (yerleşilmiş) yerlerin sonuna vardı. Artık karalar bitmiş denizler başlamıştı. Oraya vardığı sırada orada bir kavim buldu.
Bu kavim kâfir olup vahşî hayvan derisinden elbise giyerler, denizin dışarı attığı balık cinsinden şeyleri yiyerek geçinirlerdi. 
Zülkarneyn aleyhisselam bu kavmi, güzel muâmelede bulunarak hak dîne dâvet etti. Kavimden bir kısmı îmânla şereflendi bir kısmı ise îmân etmekten yüz çevirdi. 
Zülkarneyn aleyhisselam inanmayanların üzerine yürüdü ve onları karanlıkta bıraktı. Onlar karanlıkta ne yapacaklarını bilemediler. Sonunda pişman olup tövbe ettiler ve Allahü teâlânın varlığına, birliğine inandılar.
Zülkarneyn aleyhisselam Yaya olarak Mekke-i mükerremeye gitti ve haccetti. 
İbrahim aleyhisselamla görüşüp hayır duasını aldı. Nasîhatlerine kavuştu. 

Daha sonra doğuya yöneldi. Güneşin ilk ışıklarının vurduğu en uçtaki kara parçasına vardı. Zülkarneyn aleyhisselam orada, yer altındaki mahzenlerde yaşayan kavmi hak dîne dâvet etti. 
Zülkarneyn aleyhisselam bir seferi esnâsında hiçbir dünyâ malı ve serveti olmayan, rızıklarını sebzeden temin eden bir kavme rastladı. 
Bu kavimde herkes kendi mezarını kazar, her gün mezarını temizler ve ibâdetlerini burada yaparlardı. 
Zülkarneyn aleyhisselam o kavmin hükümdarı ile görüştü. 
Hükümdar kendilerinin dünyâya önem vermediklerini, âhireti hatırlamak için de ibâdetlerini mezarlarda yaptıklarını anlattı.
Vefât etmeden önce yakınlarına “Ben vefat edince usûlüne uygun yıkayıp kefenleyin. Sonra tabuta koyun. Yalnız kollarım dışarda sarkık kalsın. Hazînelerimi de katırlara yükleyin. Onları benden uzak tutun. Ellerimin boş olduğunu görsünler ki bu dünyadan ahirete mal değil hayırın gittiğini bilsinler.” Diye vasiyet etti.
Mekke’ye veya Mekke civârındaki Tehâme Dağlarında bir yere defn edildi.
Resûlullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz şöyle buyurdu;
İsmini duyduğunuz kimselerden yeryüzüne dört kişi dünyaya mâlik oldu.(Bütün dünyaya hükmetti)  İkisi mümin ikisi kâfir idi. Mümin olan ikisi Zülkarneyn ile Süleyman (aleyhisselam) idi. Kâfir olan ikisi de Nemrûd ile Buhtunnasar idi. 
Beşinci olarak yeryüzüne benim evlâdımdan biri yâni Mehdî mâlik olacaktır.

DERLEYEN : METİN ÖZER/HABERVİTRİNİ

Yorum Yazın

İLGİLİ HABERLER