Dünya
  • 13.9.2012 01:40

2 erkekle 3 hayat : Clara Schumann

Clara Schumann'ın hayatında kendisi gibi bir piyanist olan babası Friedrich Wieck'in özel bir yeri bulunuyor.Çok küçük yaşlarda babası sayesinde piyanist olan Clara Schumann, 11 yaşında ilk konserini verdi.Evlenene kadar babasının etkisinden çıkamayan Clara Schumann, babası ölünce kendi yolunu seçti.
Bu ünlü kadının babasından sonra hayatına giren ilk erkek olan kocası Robert Schumann ile piyano ve beste konusunda kendine yeni bir tarz ve yol seçti.Gençlik yıllarında hayatına giren ikinci isim ünlü piyanist Brahms oldu.
Bu iki erkek Clara Schumann'ın bütün yaşamını etkiledi.Clara Schumann, iki erkeğin arasında kendine farklı bir tarz geliştirmeyi başardı.

Bu ünlü kadının bu yönünün Taraf Yazarı Esra Yalazan kaleme aldı.

İşte o yazı

KAMERİYE
A. Esra Yalazan
Aşkın kuytusunda tenha bir kadın; Clara Schumann

Kadın pamukçular gibi dağılmış bahar bulutlarının oyunlarıyla ve tabiatta nadir bulunan mavi bir çiçek hayaliyle geçmişinde kayboluyor. Geleceğin umudu besleyen ve aynı anda kıran oklarından kurtulmuş. Zamanın tozundan arınmış billur bir su gibi akıyor zihni. Kucağındaki kitabın kahramanlarının iç seslerini dinliyor. Yeşil kadife bir kumaş misali önünde uzanan çimlerde yürüyen kara kedinin çağla gözleriyle karşılaşınca ürperiyor. Varlığını ancak başka bir varlıkla hatırlayabilecek kadar yorgun. Sırtını kunt bir ağaca yaslayıp ona bahşedilen “hediye paketlerini” açmaya korkuşunu anlamaya çalışıyor. İçindekilerin beklentilerine yeterince cevap verememesinden ürküyor belki. Rüzgâr, salkımsöğütlerin sarkıttığı saçları okşarken o sevgisini ancak “yaratmanın” önlenemez çekiciliğiyle ifade edebilenlerin koyu yalnızlığını, kalbinin onlara yakın durmasındaki hikmeti düşünüyor. Morsalkım yağmurlarıyla yıkanan toprak ona puslu bir rüyada hikâyeler anlatan bir adamı hatırlatıyor. Yerden toplayıp avucunda ezdiği yaprakları usulca defterinin arasına yerleştiriyor.

Sonra hayalî bir ülkede yaşadığına inandığı “mavi çiçeğin” peşine düşen romantik sanatçılar kadar sevdiği sütmavi şifon elbisesinin etekleriyle örttüğü bacaklarını karnına doğru çekiyor. Sayfaları çoktan eprimiş defterinin arasından yıllar evvel yazıp göndermediği mektubu çıkarıyor. Muhtemelen onu hiç göndermeyecek. Bu hiç kimse için kayıp olmayacak. Güvendiği ve bir zamanlar kendisini sevdiğine inandığı insanlar onun yokluğunu hissetmiyor artık. Uzaklardan hafifliğiyle inciten bir piyano sesiyle kalbi bir gece denizi gibi yakamozlanıyor. Novalis’in “Tabiat, tınılarıyla ruhumuzu okşayan bir rüzgâr arpı gibidir” demesini hatırlıyor. Ruhu kuşatan hakikatin sırrını bir insanda aramanın umudunu çoktan kaybetmiş olsa da onu hayata bağlayanın ancak zarafetle kuşatılmış bir “aşk ve dostluk hikâyesi” olduğunu biliyor. Ve derin titreşimlerle onu anlama ihtimali olana “adanmışlık”, gerçek acılardan daha çok yaralıyor. Tam da o anda göğüs boşluğuna sıkışmış eski bir korku rüzgârlanıp havadaki baygın leylak kokusuna karışıyor...


Birbirine dokunan hayatların trajedisi...
Bu ânı yaşayan kadın Clara Schumann desem, inanırsınız değil mi? Ama bu ben de olabilirim ya da daha dün parkta tanışıp kederli bakışlarını merak ettiğiniz bir kadın...

Geçtiğimiz hafta garip bir telaşın içinde aldığım kısa molalarda Clara Schumann’ın biyografisini okudum. Aydın Büke, Mozart ve Bach çalışmalarında yaptığı gibi ayrıntılarıyla çizilmiş bir hayat haritasını olayların doğal akışıyla gösteriyordu. Fazla yorum yapmadan yaşananları olduğu gibi anlatmayı tercih etmesi, mesafeli üslubu, biyografiyi hikâye etme yaklaşımından uzaklaştırıyor belki ama gerçeklik duygusunu da epey pekiştiriyor. Kendisinin de söylediği gibi bu hacimli kitap, Clara Schumann’ın hayatındaki iki erkekle birlikte üç ayrı hayat hikâyesini yazmayı hedeflemiyor ama varlıklarının Clara’nın sanatsal ve duygusal yaşamı için vazgeçilmez olduğunu da her bölümde hatırlatıyor. Büke, her üçünün (Kocası Robert Schumann ve Brahms) kaleminden çıkan günlükleri, karşılıklı yazılmış mektupları o yaşamların ardındaki tarihsel, sosyal sürecin detaylarıyla birlikte aktararak okuyanı onlarla birlikte sürprizli bir seyahate çağırıyor sanki.

Bu katmanlı biyografiyi okurken, 19. Yy. müzik tarihiyle ilgili öğrendiklerim kadar piyanosuna ve sevdiklerine sonuna kadar zarafetle sadık kalan bir kadının hayatımdaki izdüşümünü de sevdim. Doğrusu biraz içim de burkuldu. Dostluğun güvenli sıcaklığıyla pekiştirilmiş sahih “ilişkilerin” sanıldığı gibi dönemle, koşullarla ilgili olmadığını hatırladım çünkü. “Bu çağda” diye başlayan cümlelerle kendimizi kandırırken artık kavuşamayacağımızı düşündüğümüz için korkup ıskaladığımız hayatlar akıp gitti zihnimden, yüreğimden...

Beethoven, Wagner, Liszt, Rossini, Schubert, Goethe, Paganini, Brahms, Chopin, Mendelssohn, Saint-Saëns, Bruch, Bizet, Cézanne, Zola, Rodin, Monet, Çaykosvski, Mallarmé, Stendhal, Nietzsche, Dumas, Donizetti, Puccini, Mahler, Strauss, Dostoyevski, Stravinski, Marx ve diğerlerinin birer birer parlayıp kaybolduğu kocaman bir hayatlar galerisinde dolaştım ben.
 

Güncellenme Tarihi : 22.3.2016 15:16

İLGİLİ HABERLER