Benim tanıdığım 1960'ların eğlenmeğe, espriye, çocuksuluğa dayanan Amerikası yok şimdi. Onun yerini muhafazakârlığını keşfedip kabartan,
dünyaya saldıran, savaşlar açan, yeryüzündeki en nefret edilen ülke konumuna gelmiş bir Amerika aldı. Bütün bunlara sebep olan şey belli bir ideoloji ve siyaset olduğu için üzülmemek elde değil. Yani, Amerika'ya değil aslında dünyanın haline üzülmek gerek.
Bu, ilk kez olan bir şey değil. Daha önce de ABD buna benzer dönemlerden geçti. 1950'lerin Maccarthyci yılları, 1970'lerde Nixon'un Vietnam Savaşı etrafında yarattığı sıkıntı buna benzer özelliklere sahipti.
Kendi kendisiyle yüzleşmesi en önemli özelliği olan Amerika veya daha hoşuma giden bir kavramla söyleyeyim Amerikan demokrasisi onları aştı. Şimdi New York'ta son seçimlere karşı gösterilen ve hâlâ şiddetle devam eden tepkiyi görünce doğrusu bu dönemin de aşılacağına dair bir umut belirdi içimde. Amerikan entelektüelleri, her gün gündelik basına da yansıyan biçimde, ortada bir yanlış bulunduğunu ısrarla vurguluyor. Kimsenin de öyle, Türkiye'de yazıldığı gibi, demokratlara değişin halka benzeyin dediği yok. Tam tersine...
Amerikalıların kendilerini bu anlamda eleştirdikleri asıl nokta anti - entelektüel oluşları. Bunu hiç sıkılmadan bir eksiklik olarak açık açık söylerler. Ama kamusal aydınları önemserler. Entelektüele 'entel-dantel' demezler. Entelektüel olmak belli bir birikimle birlikte eleştirel ve sorgulamacı olmaktır. Halkı bu özelliklerden yoksun olduğu için kınarlar. Son seçimlerde halkın bu özelliğinin kullanılarak aldatıldığına ciddiyetle inanıyorlar.
Son seçimlerle ilgili değerlendirmeler gelip iki şeye dayanıyor. Amerikan sağı hem altyapı düzeyinde olağanüstü bir para harcamış hem de kitle iletişim araçlarının denetimini eline geçirip, onu sonuna kadar kullanmış. Şimdi bu konularda yoğun bir çalışma yapılıyor. Halkın tek yönlü olarak belli bir anlayışla (terör, korku, din) 'endoktrine' edildiği belgeleniyor. Bush'un aldığı oylar buna bağlanıyor. Fakat ilginç olan şey, Bush'a oy verdiği söylenen o kapalı, kendisine dönük Orta Batı'da bile oyların yarısının Kerry'ye çıkması.
Bunlar belki önemli ama çekici şeyler değil. Gündelik hayatın içinden yapılan gözlemler hem daha zevkli hem de daha ilginç.
İki taşın arasında burada epey tartışma koparmış 'Kinsey' isimli filme gittim. 'Kinsey', adını bizim çocukluktan beri bildiğimiz 1950'lerde yayımladığı 'İnsan Erilinin Cinsel Davranışı' (2. cilt dişiyle ilgilidir) başlıklı araştırma kitabıyla kıyamet koparmış kökten zoolog bir bilim adamı. Kendi hayatının karmaşıklığı içinde fakat daha önemlisi Amerikan toplumunun o yıllarda seks konusundaki akıl almaz cehaletini görünce bu konuyu irdelemeye karar veriyor. O tarihe kadar mastürbasyonun kekemelik yapacağı, haysiyetli ve yüksek zekâlı birisi olmak için cinsel ilişkiden uzak kalınması gerektiği gibi şeyler düşünülüp okullarda öğretiliyor. Bunun temelini dinsel bir kavrayış oluşturuyor. 'Kinsey', evvela çalıştığı üniversitede cinsellik konusunda bir ders vermeye başlıyor ve işin başını uyarma ve zevkin meydana getirdiğini söylüyor. Kıyamet hem o zaman hem de kitap yayımlandığında kopuyor.
Şimdi Amerikalılarla bir salonda filmi izlerken onların 1950'lerdeki cinsellik algılamalarıyla nasıl alay ettiklerini gördüm. 'Kinsey'e tepki gösteren, o katı insanlar da onlardı, şimdi hallerine gülüp eğlenenler de. Toplumlar değişiyor, dönüşüyor, kendisini aşıyor. Ama galiba arada ziyan olan bir kuşak, bir dönem geçiyor.
'Bu da geçer yahu' sözü de, 'Geldi geçti, deldi geçti' sözü de eşit derecede doğru galiba.
H.Bülent Kahraman
Radikal
Güncellenme Tarihi : 16.3.2016 23:19