Gündem
  • 12.6.2020 16:22

CHP Ayasofya'nın minarelerini de yıkmaya çalışmış

Atatürk'ün sahte imzasıyla CHP Ayasofya’yı Bizans’a peşkeş çekti!
Bütün bu işlerin altından dönemin İstanbul Arkeoloji Müzeleri Umum Müdürü Aziz Ogan çıktı. Aziz Oğan Ayasofya'nın müze haline getirilmesini sağladı.
Bu konuda yazdığı rapor ile Ayasofya'yı cami olmaktan çıkartmakla kalmadı bir Bizans müzesine çevirdi. Ogan'ın büyük bir alçaklık niyeti daha vardı. İleriki nesillere birşey bırakmamak için Ayasofya'nın minarelerinin de tamamen yıkılmasını istiyordu.

Türkiye Danıştay’ın Ayasofya hakkında vereceği kararı bekliyor. Bu süreçte CHP’nin müzeye dönüştürdüğü Ayasofya’nın minarelerini de yıktırıp kiliseye çevirmek istediği, ancak hazırlanan rapordan dolayı Ayasofya'nın minarelerinin son anda kurtulduğu ortaya çıktı.

Aziz Ogan kimdir?

1888’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası, Edremit eşrafından merhum Hacı Ahmed Halil zade Ahmed'dir

1910 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi resim bölümünden mezun oldu. Babasının arkadaşı olan Osman Hamdi Bey’in teşviki ile arkeolojiye ilgi duyan Aziz Bey, mezuniyetinden sonra Eski Eserler Müzesi’nde çalışmaya başladı. Arkeoloji bilgisini sağlamak için İzmir, Manisa ve Aydın vilâyetlerinde yapılan kazılarda görevlendirildi.

1914’te İzmir Asar-ı Attika müfettişliğine tayin oldu. Ancak seferberlik ilanı üzerine yedek subay olarak olarak askere alındı. Önce Çanakkale ve Kafkas cephelerinde bulundu; ardından Şam’da görevlendirildi. Türk ordusunda görevli bulunan ünlü Alman arkeolog Theodor Wiegand’ın yardımcılığını yaptı; Şam Müzesi’nin kurulması ve şehrin antik planının tespiti işlerinde çalıştı. Baalbek’teki Jüpiter Mabedi’nin ordu tarafından tamirinde ve İsviçreli bir heyet tarafından Emevi Camisi’nin etrafındaki ev ve dükkanların kaldırılıp yapının ortaya çıkarılması işlerinde çalıştı. Şam’da bulunduğu sürece ayrıca Sanayi-I Nefise Mektebi müdürlüğü yaptı. 8 Ağustos 1918’te terhis oldu ve İzmir'deki görevine döndü. İzmir'in işgali üzerine İstanbul'daki Arkeoloji Müzesi'nde hafriyat ve tasnif işleri ile görevlendirildi.

İzmir'in kurtuluşu üzerine 1922'de ordudaki müfettişlik görevine yeniden başladı. İzmir Arkeoloji Müzesi'’nin, müze içindeki resim galerisinin ve kütüphanenin kurulmasını sağladı. Bergama ve Efes'te buluntuların sergilenmesi için yerel müzelerin kurulmasına çalıştı.

1931’de İstanbul Arkeoloji Müzeleri Umum Müdürlüğü’ne atandı ve bu görevi emekli oluncaya kadar 23 yıl sürdürdü. Bu görevi sırasında müzede Mezopotamya, Mısır ve Part buluntularının sınıflandırılmasını; kimya laboratuvarı, fotoğraf ve heykel atölyelerinin kurulmasını; Ayasofya'nın müze haline getirilmesini sağladı. İstanbul Arkeoloji Müzesinin ahşap olan çatısının betona çatı ile değiştirilmesi müzeye yaptığı önemli katkılardandır.

1933’te Avrupa müzelerini incelemek üzere Avrupa’da bir seyahat Avusturya, Almanya, Hollanda, İngiltere, Fransa ve İtalya'nın önemli müzelerini ziyaret etme ve İtalya ile Yunanistan’da çeşitli kazıları incelemek fırsatı buldu. 1934'te Türkiyeye gelen İsveç Veliahdı Prens Adolf Güstav'ın Bursa, İstanbul ve İzmir seyahatlerinde kendisine refakat etti. 1939’da New York'ta açılan Dünya Sergisi'nde Türkiye Cumhuriyeti pavyonlarındaki Asarı Atika ve Müze Sergisi heyeti başkanlığıyla New York'a gidip çeşitli Amerikan müzelerini inceledi.

Türk Tarih Kurumu, Viyana, Berlin, Prag, ve Fin Asar-ı Atika Enstitüleri ile Almanya'nın Mainz İlimler Akademisi’ne üye idi.

Bergama, Efes tarih ve rehberleri İzmir Müzesi'nin Türkçe ve Fransızca rehberlerini yayınlamış; Fethiye Camisi, İstanbul surları, Çinili Köşk’e ait yayımlar yapmıştır.

1953 yılında emekli oldu. 1956 yılında hayatını yitirdi. 5 çocuk sahibi olan Aziz Ogan’ın, 1914 doğumlu kızı Jale, babasının mesleğine yönelmiş ve Türkiye’nin ilk kadın arkeoloğu olmuştur.

Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye çevrilen Ayasofya, yüzyıllarca İslam’ın ve fethin simgesi oldu. Bizans’ın kadim mabedi tıpkı İstanbul gibi Osmanlı’nın eliyle Müslümanların şehri ve camisiydi artık. Fakat fetihten asırlar sonra Osmanlı’yı yıkanlar ve işbirlikçileri Bizans’ın intikamını alırcasına Ayasofya Camii’ni müzeye çevirdiler. İçindeki kıymetli İslam eserlerini hoyratça yerlerinden indirip bir köşeye attılar. 1934’te karar verilip 1935’te başlayan bu CHP zulmü dönemin gazetelerinde diktatör yönetim tarafından durmadan övülüyordu.

Ayasofya’ya çok önce göz dikmişlerdi

Ayasofya Camii’nin 24 Kasım 1934’te müze olmasının kararlaştırılmasından bir sene önce 24 Aralık 1933 Pazar günü Akşam Gazetesi'nde ‘Ayasofya Müze Olacakmış’ başlıklı haberde şu bilgilere yer verilmiştir: “Bütün Bizans eserleri burada teşhir edilecekmiş. Maten Gazetesi İstanbul'dan Sud Est ajansına çekilen şu telgrafı neşrediyor: Ayasofya'nın bir müddet sonra Bizans eserleri müzesi haline konacağı muhakkak gibidir. Türk ve ecnebi âlimlerinin yardımları ile Ayasofya'da meydana çıkarılan mozaikler en kıymetli Bizans eserlerindendir. Türkiye'nin diğer yerlerinde bulunan ve Bizans imparatorluğuna ait olan eserler de buraya gönderilecek ve sınıflara ayrılarak teşhir edilecektir.”

Ayasofya’nın minarelerini de yıkacaklardı

II. Bayezid döneminde Hüseyin Ağa’nın camiye çevirdiği Küçük Ayasofya Kilisesi’nin minaresi kanuni hiçbir dayanağı olmadan bir gecede yıktırılmıştı. Ardından sıra Fatih’in emaneti Ayasofya’nın dört minaresini yıktırma işlemine gelmişti. Türk tarih araştırmacısı ve kitabe uzmanı İbrahim Hakkı Konyalı, İstanbul Müzeler Müdürü Kemal Altan’ın iki gözü iki çeşme ağlayarak kendisini ziyarete geldiğini kaleme aldığı ‘Tarih Sohbetleri yazısında Ayasofya minarelerinin yıktırılmasına nasıl mani olduğunu bizzat anlatmıştır. Kemal Altan, İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü Aziz Ogan’ın kendisini çağırarak, ‘Ayasofyalar’ın Büyük ve Küçük Ayasofya minarelerini yıkacağız’ dediğini ve Küçük Ayasofya Camii’nin minaresinin temeline kadar yıkılıp yok edildiğini, sırada Büyük Ayasofya’nın minarelerinin yıkılıp bir Bizans kilisesi haline getirilmesinin istendiğini aktarmıştı. Bunun üzerine Konyalı bir rapor hazırladı.

Rapor minareleri kurtardı

“Bizans İmparatoru Justinyen’in miladi 537 senesinde ibadete açtığı Ayasofya, Bizans’ın çökme ve çözülme devrinde çok haraptı. Fatih İstanbul’u aldıktan sonra bu mabedi esaslı bir surette tamir ettirdi. Her Osmanlı padişahı, bu ilk fetih yadigârını ayakta tutmak için tamirat yaptırdı. II. Selim zamanında mabed 1037 yaşını dolduruyordu. Bir tarafına bir buçuk arşın kadar eğilmişti. Koca Sinan Ağa ana kubbeyi desteklemek için kubbe ile mütenasip olarak kuzey ve batı tarafına iki kalın minare yapıldı. Şimdi bu ihtiyar mabedin yaşı daha da ilerlemiştir. Minareler, ana kubbenin dayandığı son payandalardır. Eğer minareler yıkılacak olursa, kubbe tamamıyla yere serilecektir. Ve tetikte bekleyen Hristiyanlık âlemi de Türkler Ayasofya’yı yıktılar diye feryadı basacaktır.”

İstanbul Müzeler Müdürü Kemal Altan, bu mealdeki raporu ilgililere verdi ve minarelerin yıkılmasından böylelikle vazgeçildi. Aksi takdirde dönemin diktatör CHP yönetimi, Ayasofya’yı kiliseye çevirmeye hazırlanıyordu

Bizans Enstitüsü Ayasofya’da çalıştı

Dönemin gazeteleri Ayasofya’da süren çalışmaları her gün ayrıntısıyla veriyordu. Her çıkan mozaiği bir başarı ve zafer olarak naklediyorlardı. Gazetelerde çıkan haberlerden anlaşıldığı üzere Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi için mozaiklerin ortaya çıkarılması çalışması yıllar önce başlamıştı. 2 Temmuz 1932 tarihli Vakit Gazetesi, Bizans devrinden kalma mozaiklerin meydana çıkarılması için 1932’de İstanbul’a gelen Amerika'da Boston şehri Bizans enstitüsü direktörü Profesör Mr. Thomas Withemore ve beraberinde bulunan İtalyan mozaik mütehassısları M. Gregorini ve M. Benvenut ile birlikte Ayasofya’daki mozaik çalışma faaliyetine devam ettiklerini yazıyordu. Ayrıca Profesör Thomas Vhitıemore’un tanzifat bitmeden Ayasofya’daki haçları kimseye göstermediği de ifade ediliyordu.

Üstüne basa basa ‘Bizans Müzesi’

1934 tarihli Akşam Gazetesi’nin ‘Ayasofya Cami müzeler idaresine geçti’ başlıklı haberinde, Evkaf ve Müzeler Müdürlüğü arasında devir teslim muamelesi yapılmakta olduğunu ifade ederken Ayasofya Camii’nde binanın şöhreti ile mütenasip bir Bizans Müzesi vücuda getirileceğinin altını çiziyordu. Üstelik bahçesinin de temiz ve muntazam bir hale getirileceği ve Bizans eserlerinin en büyüklerinin, abidelerinin bu bahçede teşhir edileceği duyuruluyordu. Ayrıca 12 Mart 1935 tarihinde Ayasofya’dan çıkarılan dört halife levhasının Sultanahmet Camii’ne asılması düşünülmüş ise de kapılan dar olduğundan cami içine konulamadığı ve tekrar Ayasofya’ya geri gönderildiği de yazılıydı. Diktatör CHP dört halifenin isimlerinin yazılı olduğu tabelaları dahi Ayasofya’dan çıkarmaya kalkmıştı. Üstelik Reis’ül Hattatîn Mustafa İzzet Efendi’nin eseri olan bu kıymetli yazılar yıllarca duvar diplerinde tozlu ve bozuk bir halde bekledi.

'Yunanlı dostlarımız için Ayasofya’yı müze yaptık'

Ayasofya'yı Yunanlı dostlarımız için müze yaptık' mealindeki 1934 tarihli Akşam Gazetesi haberi CHP’nin gerçek yüzünü ortaya çıkardı: 

Ayasofya Camii müze oluyor. Bu küçük cümle Türk'ün hür vicdanı, müsaadekârlık ruhu hakkında yazılacak cilt cilt eserlerden çok kuvvetli ve belâğatli bir vesikadır. Ruhanîlerin kilise dışında ve ayin haricinde ruhanî kiyafet taşımamaları için yaptığımız kanun, Yunanlı dostlarımızda, bir yanlış telâkkinin tesiriyle, lüzumsuz bir infial dalgası kabartırken bizim hiç tereddüt etmeden giriştiğimiz bir takım icraat Mesela şu Ayasofya müzesi teşebbüsü, derin bir intibah ve dikkat uyandırmak lâzım gelir... Türk, zannederiz ki Cumhuriyet devrimin o parlak müsaadekârlık ruhu ile dünyada bir çok kavimlere ders verebilecek bir mevkiye yükselmiştir.

ÖZLEM DOĞAN/MİLAT

Güncellenme Tarihi : 12.6.2020 16:37

İLGİLİ HABERLER