SOHBET (127)

5 dk okuma
SOHBET (127)

Hızlı Özet

Bedduası bitmeden dili ağzından çıktı, göğsüne kadar sarkıp yapıştı.


Belam-ı Baura, Musa Aleyhisselam zamanında Mısır’da yaşadı.
Bir ilim deryasıydı. İlmine sınır konulamıyordu.
O yıllarda sadece Mısır’dan değil, dört bir yandan âlimler evliyalar gelip, içinden çıkamadıkları meseleleri kendisine soruyordu.
İsm-i a’zam duasını bilen, her duası kabul olan büyük bir âlimdi.
İlmi o derece yüksekti ki; sokağa çıktığında iki bin kişi ellerinde hokkalarla arkasından yürür, Belam-ı Baura’nın ağzından çıkanı yazarlardı.
Belam-ı Baura o sırada Belka şehrinde yaşıyordu.
Hazret-i Musa İsrailoğullarıyla şehri kuşatınca, Belka şehrinin valisi Baura’yı saraya çağırdı.
Onun her duasının kabul olduğunu bildiği için Musa Aleyhisselam’a ve ordusuna beddua etmesini istedi. Aksi takdirde başını vurmakla tehdit etti.
Belka ahalisi de beddua ederse bütün mallarını kendine verme sözü verdi.
Can korkusu ve halkın verdiği rüşvete aldanarak, Musa Aleyhisselam’a beddua etti.
Bedduası bitmeden dili ağzından çıktı, göğsüne kadar sarkıp yapıştı.
O halde iken, şehre giren Musa aleyhisselâmın askerleri tarafından öldürüldü.
İlahi gazaba uğradı. “Onun gibiler köpek gibidir” sözü dillerde kaldı.
Kur'an-ı kerimde de onun hakkında, Araf suresi 176’ncı Ayeti Kerime’de isim vermeden mealen şöyle buyuruluyor:
- Eğer biz isteseydik o kişiyi delillerimizle yüceltirdik. Fakat o dünyaya saplanıp kaldı, hevesinin peşine düştü.
İşte böylesinin hali, kovsan da bıraksan da hep dilini çıkarıp soluyan köpeğin haline benzer.
Âyetlerimizi yalan sayan topluluğun durumu işte böyledir.
Şimdi sen bu kıssayı anlat, umulur ki iyice düşünürler.

Müslüman, Belam gibi beddua etmez, lânet okumaz.
Enbiya Suresi 107’de mealen, “Seni âlemlere rahmet, iyilik için gönderdik” buyuruluyor.
Belam-ı Bâûrâ olayı bütün Müslümanlara bir ibret ve bir ders vakasıdır.
İlminin sınırı olmayan birisi imansız gitti.
Her duası kabul olan ve İsm-i Azam’ı bilen Bâûrâ, bir hata ile köpekten aşağı oldu.
Bu olay, her Müslümanın son nefesinden kaygılanması ve korkması için yeterli bir hadisedir.
Karun, Musa aleyhisselâmın akrabası idi.
Musa aleyhisselam buna hayır duası etti ve kimya ilmi öğretti.
Karun o kadar zengin olmuştu ki, yalnız hazinelerinin anahtarlarını kırk katır taşırdı.
Zekât vermediği için bütün malı ile birlikte, yer altına sokuldu.
Peygamberin akrabası iken 3 kuruşluk dünyaya tamah edip kâfir olarak gitti.
Salebe, sahabe arasında çok zâhid ve çok ibadet ederdi. Bir kere sözünde durmadığı için, sahâbîlik şerefine kavuşamadı, imansız gitti.
Süfyân-ı Sevri Hazretleri,
evliyanın büyüklerindendir.
Bu büyük evliyayı yetiştiren üç üstadı kâfir olarak öldü.
Süfyân-ı Sevrî'nin gençliğinde sırtı kamburlaşmış, saçları bembeyazdı. Sebebini sordular.
Onlara; "Üç üstada talebelik yaptım. Hepsi de zamanının en âlimleriydi. Ölüm zamanında üçü de dünyadan imansız gittiler. Ben onların hâlini görünce, korkudan omurga kemiğim eğrildi.
Hele üstadımın birine uzun seneler hizmet ettim, talebelik yaptım. Hiçbir edebi terk ettiğini görmedim. Dünyadan ahirete göçeceği zaman başucunda idim.
Gözünü açıp; "Ey Süfyân! Bana ne olduğunu görüyor musun?" dedi.
Ben de; "Ey üstadım, kendinizi nasıl buluyorsunuz?" dedim.
O; "Beni dergâhından kovuyorlar, kabul etmiyorlar. İmanımı reddediyorlar. Sen buradan git, bize lâyık değilsin diyorlar." Dedi ve çirkin şekilde öldü.
Sonra Süfyân-ı Sevri hazretleri yanındakilerden Kur'ân-ı kerim istedi ve elini kitabın üzerine koyarak; "Şahit olunuz ki o, nasipsiz öldü. Yahudî dinini seçti ve can verdi. Allahü teâlâ dilediğini yapar." dedi.
Bütün bu örnekleri niçin anlattım?
Bütün bu kişiler; ilim ve ibadet konusunda bizlerden çok üstündü, ama hepsi kâfir oldu.
Belam-ı Bâûrâ, O büyük ilmine rağmen çirkin bir şey yapınca, Cenab-ı Allah başta iman olmak üzere ona verdiklerinin hepsini geri aldı.
Ne ölümle tehdit edildiğinde ne de öldürüldüğü anda İsm-i Azam duası aklına bile gelmedi.
Süfyân-ı Sevri Hazretlerinin üstatları ise, onun gibi birini yetiştirdikleri için kibirlendiler.
Kibirden hoşlanmayan Allah Azimüşşan, onlardan da verdiklerini aldı.
İlim ne kadar artarsa, yükü de, mesuliyeti de o kadar artar.
Süfyân-ı Sevri Hazretleri’nin üstadının son sözleri ise tüyler ürpertecek türden.
-“Beni dergâhından kovuyorlar, kabul etmiyorlar. Sen buradan git, bize lâyık değilsin diyorlar."
İşte dehşet verici olan şey budur.
Demek ki son nefeste iman etsen bile onun kabulü gerekir.
Aman Yarabbi…
Son nefesten korkulmasının esas büyük sebebi de bu olmalı.
Hem iman edeceksin hem de imanın kabul olacak.
Bazı arkadaşlara bakıyorum; “son nefeste hocam yetişir, kabirde hocam yardım eder, mahşerde hocam sancağının altına alır” düşüncesindeler.
Soruyorum! Madem her işi hocan yapıyorsa, sen ne işe yarıyorsun?
Senin yapman gereken hiç iş yok mu?
Hiç işin yoksa, KULLUK VAZİFEN var..
Kusura bakma! Böyle bir ahiret yok.
Hocanın sana yardım etmesi için önce iman etmen lazım.
Son nefeste İman ettin, ettin. Etmediysen geçmiş olsun…
Büyükler son nefese yetişmez mi? Yetişir ama nasıl yetişir?

Öncelikle; günahlarına tövbe etmiş ve affa uğramış olmak lazımdır.
Sonra; büyüklerin kalbine girmiş ve hocanla arada bir bağ kurmuş olmalıdır.
En önemlisi; büyüklerin seni gerçek talebe olarak kabul etmiş olmasıdır.
Şayet hocan vefat etmiş ise; onun yoluna hizmet etmiş, emanetlerine sahip çıkmış ve Hubb-i fillah ve buğd-ı fillah’ı tam olarak uygulamış olmak lazımdır.
Bütün bunlar da yetmez…
Allahü teala’nın hocana, senin yardımına gitme izin vermiş olması gerekir.
Yaşarken etliye sütlüye karışmayan, ne dünyadan ne ahiretten vazgeçemeyen, rengini ve tavrını belli etmeyen bana neciler, son nefeslerinde boş yere büyükleri beklemesin.
Büyüğünü sevmek emek gerektirir.
Yaşarken emek göstermeyen, ölürken medet beklemesin.
Son nefeste iman edemeyene; ne kabirde ne mahşerde kimse yardım edemez.

Nuh Aleyhisselam oğluna, İbrahim Aleyhisselam baba saydığı amcasına ve hatta Peygamber Efendimiz kendi amcasına yardım edemedi.
Bu hadiselere bakarak hepimizin titremesi ve korkması lazımdır. 
Müminin korkması değil, çok korkması lazımdır. O korkuyla bir günah işlediğinde tövbe, istiğfar etmesi, secdeye kapanıp gözyaşıyla yalvarması lazımdır.
İşte ahiretle dertlenmek budur.
Bu derdin çaresi sadakat ve muhabbettir.
Allahü teâlâ’yı hiç unutmayacaksın, kalbinde Habibine muhabbeti eksik etmeyeceksin ve onun vekiline büyük bir sevgi ile sadık olacaksın.
Bu derdin ilacı; bir Allah adamının paçasına sımsıkı sarılmaktır.
Allah adamı; Allahü teala’nın sevdiği kimse demektir.

Bir büyüğü görmedin veya ulaşamadıysan, o büyüğü göreni ve seveni sev.
Yüce Allah; sevdiğini de, sevdiğini samimi olarak seveni de ateşte yakmaz.
Rabbim cümlemizi büyüklerin gönlüne girenlerden eylesin.(AMİN)
METİN ÖZER/HABERVİTRİNİ

Bu haber 11092 kez görüntülendi.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR