Bunlardan ilk sırada geleni, düşmanınızı ''günahkar, şeytan'' diye tanımlamak. Robert Wright, Bush'un 11 Eylül terörist harekatından sonra ''dünyayı günahkarlardan temizlemek gereği''nin üzerinde durduğunu ve İran, Irak Kuzey Kore'yi ''günah ekseni'' olarak tanımladığını söylüyor. Bu görüşün bir sonucu olarak, şeytanla bir anlaşma yapılamayacağına göre, bu ülkeleri işgal etmek tek çare kalıyor. Bu ülkelerin insanlarını ''şeytan veya günahkar'' olarak göstermek, aslında istemeyerek yeni teröristlerin yetişmesine neden oluyor. Oysa, bu nedenle bir savaşa başlar ve binlerce insan öldürürseniz, kendinizin hala ''Tanrı'nın hizmetinde'' olduğunu nasıl savunabilirsiniz?
İkinci tehlikeli fikir, ''özgür düşünce ve davranışın yönlendirilmesi'' konusundaki çalışmalar. Paul Davies'e göre, kainat bir saat gibi işleyen ve kendini yenileyen bir mekanizma. Bu mekanizma içinde özgür davranışın pek yeri yok. Bu durumda, medya ve güç odakları yönlendirilerek bir seçimde oylar da yönlendirilebilir. Sakın, bütün dünyanın demokratik yönetimlere kavuşturulması isteğinin arkasında bir yönlendirme güdüsü olmasın?
Üçüncü fikir, Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nın (BM) tarafsız ve iyinin yanında olduğunun sanılması. Samantha Power'a göre, BM kararları yoluyla bazı ülkelerin çıkarları bazı ülkelere zorla kabul ettiriliyor. BM, aslında galip ülkelerin çıkarlarını dikte ettirmek üzere, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kuruldu. Güvenlik Komitesi'nin ''değişmez'' üyeleri nasıl oluyor da dünyanın tüm hukuk sistemini temsil edebiliyorlar? Dünyanın en kalabalık demokratik ülkesi Hindistan veya bölgesel güç odakları Brezilya, Nijerya karar vericiler arasında yok. Hele, Müslüman dünyadan hiçbir ülke BM'nin gerçek karar organı Güvenlik Konseyi içinde yer almıyor. Bu görüş ışığında, Annan'ın Kıbrıs Planı ne kadar bizi koruyabilir?
Eric J. Hobsbawn'a göre, örnek demokratik toplumu ABD temsil ediyor. Örnek toplumda, hukuk özgürlüğü, kişisel özgürlükler, serbest rekabet ortamında özel teşebbüs özgürlüğü ve belirli sürelerde yapılan serbest seçimler var. Ama, demokrasilerde hükümetler seçimle gelseler bile, kararlar maalesef liderlerin etrafındaki küçük bir grup tarafından alınıyor. Medya ve iş alemi de bu fikirleri yönlendirebiliyor. Çoğu zaman milletvekilleri ve senatörler önceden belirlenen kararları almak için kullanılıyor. İşte, dünyadaki en tehlikeli dördüncü düşünce biçimi.
Beşinci tehlikeli fikir, insanın klonlanma olasılığı. Diğer bir olasılık da, biyoteknoloji yoluyla insanların daha güçlü, daha sevecen, daha şiddet karşıtı, daha uzun yaşar hale getirilmesi. Bu gelişim insanoğlunu gerçek ve olması gereken kimliğinden uzaklaştıracak. Hatta, bu şekilde ten rengi, zeka, giderek düşünce biçimi ve din bile değiştirilebilecek. Bu olasılığa ilk kavuşanlar, diğerlerini yönetecekler. Bu konu, en çok az gelişmiş ülkeleri ilgilendiriyor. Ne dersiniz, zeka marketlerde satılmaya başlar veya kölelik yeniden hortlar mı?
Diğer bir tehlikeli fikir dinler arası çatışma veya dinlerin birbirlerine yeterli hoşgörüyle yaklaşmaması. Savaşların birçoğu din yüzünden çıkıyor. Martha Nussbaum'a göre, son günlerde, terörizmle İslamı aynı kefeye koyma yönünde ortaya atılan görüşler bunların en tehlikelisi. Oysa, sadece kendi düşüncesinin yeterince güçlü olmadığını düşünenler başka düşünceleri kötüleme veya yasaklama yoluna giderler.
Tehlikeli sayılan görüşler tabii ki sadece bunlarla sınırlı değil.
Yaman Törüner
Milliyet
Güncellenme Tarihi : 16.3.2016 23:06