Yaşam
  • 24.11.2008 11:40

İŞTE, İNSANLIK TARİHİNİN EN BÜYÜK 10 İCADI...

2008’in en iyi 50 buluşu seçilmiş. Sizce insanlık tarihinin ‘en iyi’ buluşları hangileri? Bırakın elliyi, acaba ‘en iyi’ beş-altı buluşu neler? Bunu bilse bilse buluşu yapan bilir, öyle mi dersiniz? Alexander Graham Bell’e, telefonun nerelerde kullanılacağını sormuşlar. Epey bir düşündükten sonra, ‘Meselá’ demiş, ‘bir salonda verilen konseri, uzaktan dinleyebileceksiniz.’

İSKENDER ÖKSÜZ*

[email protected]

GEÇTİĞİMİZ haftalarda Time Dergisi, 2008’in en iyi elli buluşunu seçmiş. Bizim gazeteler de haber yaptı. Acaba nasıl seçtiler. Acaba ‘en iyi’ ne demek?

Bu soruların, bilhassa ikincisinin ciddî olduğu kanaatindeyim. Aynı ölçüde zor da... Sizce insanlık tarihinin ‘en iyi’ buluşları hangileri? Bırakın elliyi, acaba ‘en iyi’ beş-altı buluşu neler?

Bunu bilse bilse buluşu yapan bilir... mi? Alexander Graham Bell’e, telefonun nerelerde kullanılacağını sormuşlar. Epey bir düşündükten sonra, ‘Meselá’ demiş, ‘bir salonda verilen konseri, uzaktan dinleyebileceksiniz.’ Telefonun, insanların neredeyse bir organı haline geleceğini görebilmesi mümkün müydü?

Bilgisayarın öneminden şüphemiz yok. Ben aşağı yukarı bilgisayarla büyüdüm. İlk kullanışım 1966 olmalı. 1968’de doktoramı tamamlayıp Türkiye’ye döndüğümde bizde de güçlü bilgisayarlar olmasını istemek son derece tabiî idi. Doktora hocamız Oktay Sinanoğlu’nun önderliğinde birkaç genç, ODTÜ’yle o zamanların yeni ve yuppi üniversitesi Hacettepe’ye ortak bir makine aldırma çabasına giriştik. İki üniversite bütçelerini birleştirirse belki Amerika’daki en iyi üniversitelerindekilere yakın bir makine alabilirdik. Başaramadık. Ayrı ayrı ve daha güçsüz makinelerle yetinildi. Bir gün bu sıkıntıyı, ODTÜ öğretim üyeleri kafeteryasında dillendirdiğimde, aynı masada oturan ve geçen yıl kaybettiğimiz rahmetli sosyolog Mübeccel Kıray, ‘Üzülme’ demişti. ‘Şimdi ihtiyaç hissedilmiyor da ondan. Bir ihtiyaç duymaya başlansın, arkalarından sen bile yetişemezsin.’

Ay-bi-em devri geçti

Türkiye’nin kaç bilgisayara ihtiyacı vardı dersiniz? Türkiye’ninkini bilmem ama dünya için bu soruyu, IBM’in yöneticisi James T. Watson daha 1940’larda sormuş ve cevabını da vermiş: ‘Dünyada beş adet bilgisayar için piyasa bulunduğunu tahmin ediyoruz.’ Gençler hatırlamazlar, IBM 1980’lere kadar dünyanın en büyük bilgisayar şirketiydi. Türkiye’de ‘bilgisayar’ kelimesi icad edilmeden önce ve kelimenin icadından on yıllar sonra da bilgisayar denmez, ay-bi-em denirdi. Bu yüzden Alexander Graham Bell’in telefon hakkında dedikleri ne kadar önemliyse, Watson’un bilgisayar için söylediği de o derece önemlidir ve aynı derece yanlıştır.

Sonuç... Vecizelerle özetleyelim: ‘İhtiyaç bütün buluşların anasıdır.’ Müşterisiz meta zayidir. Marifet iltifata tabidir.

Pazarlama derslerinde ilk öğretilenlerden biri de şu deyiştir: ‘Hiç kimsenin matkaba ihtiyacı yoktur. İnsanların duvarda deliğe ihtiyacı vardır.’ Kıray’ın sosyolojik bakışla söyledikleri de bundan ibaretti aslında. Matkapla deliği birbirine karıştırdığımız çoktur... Elli yıl önce uzay ve atom çağına girdiğimiz söylenirdi. Ne uzay çağı geldi, ne de atom çağı... Farkında mısınız?

Yüzyıllardır, icatların medeniyeti geliştirdiği söylenir. Hatta bir adım daha atılarak, ‘alt yapı üst yapıyı belirler’ denir. Bu ifadenin kabul ettiği şey, malzemenin toplumu tarif ettiğidir. Halbuki sık sık, bunun tam tersini, toplumun özelliklerinin malzemeyi belirlediğini görüyoruz. Üst yapıyla alt yapıya en azından eşitlik vermeliyiz. Şahsî kanaatim üst yapının daha belirleyici olduğudur.

En çok konuşulan malzemelerden biri matbaadır. ‘Matbaa orta çağı sona erdirmiştir. Matbaayı geç almamız geri kalmamıza yol açmıştır.’

Hiç de öyle değil. Gutenberg’den yüz yıllar önce Çin’de matbaa kullanılıyordu. Çin yönetimleri de buna son derece bozulmaktaydı. Çünkü devletin resmî ideolojisi Konfüçyüs fikirlerine muhalif Budist motifler bu matbaalarda basılıp yayılmaktaydı. Çin, bütün merkezî imparatorluklar ve tıpkı bizim gibi buna tahammül edemezdi. O üst yapı, matbaayı neredeyse yirminci asra kadar dondurdu.

Avrupa yüzlerce otorite merkezinden oluşan bir siyasî üst yapıya sahipti. Katolik kilisesi bunların üstünde merkezî otoritesini sürdürmeye çalışıyordu ama gücü Doğunun merkezî imparatorluklarıyla kıyaslanamayacak kadar zayıftı. Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra Roma bir daha kendini toplayamamıştı. Avrupa’da ‘üst yapı’ Roma’nın otoritesinden kurtulmak ihtiyacındaydı ve bu ihtiyaç Gutenberg’e matbaayı yeniden keşfettirdi. Birkaç yenilik ekledi. Gerekli basıncı sağlamak için üzüm preslerindeki mekanizma alındı ve Çinliler gibi sayfaları bütün olarak ahşaba oymak yerine harfler ayrı ayrı hazırlandı. Eh, Çinli iseniz ve binlerce harfiniz varsa, sayfanın tamamını hazırlamak daha pratiktir. Yok Avrupalı iseniz ve harf sayınız otuzun altındaysa, harfleri tek tek hazırlayıp sayfayı bunlardan kurmak daha akıl kárıdır. Artık İncil’in yerel dillere tercümesini de, Luther’in tezlerini de kamuoyuna dağıtmak mümkündü. Doğu Roma’nın surlarını yıkmak için nasıl topa ihtiyaç varsa, Batı Roma kalıntısını yıkmak için de matbaaya ihtiyaç vardı. Eksik kalmasın: Protestanlığa pek niyeti olmayan güney ülkeleri ve İtalyan şehirlerinde başka bir ihtiyaç, ticaretin haber ihtiyacı da matbaayı kullandırdı.

Peki biz? Ne yıkılacak Papalığımız vardı ne de ticaret gibi süflî işlerle uğraşan bir toplumduk. Ticareti ve endüstriyi azınlıklara havale etmiştik. Din devletin yönetimindeydi. Devlet dinin değil. Hiç bir zaman teokratik bir devlet olmadık. Matbaa bu yüzden geç geldi. İbrahim Müteferrika Avrupa’da olanın bizde de olmasını isteyen bir idealistti. Bir çok Doğulu idealist gibi, toplumun matbaayı değil, matbaanın toplumu yaratacağı kanaatindeydi belki. Burada ‘matbaa’ yerine istediğiniz Batı malzemesini veya kurumunu koyabilirsiniz. ODTÜ ile Hacettepe’nin müşterek büyük bilgisayar almasına çalışan bizler de İbrahim Müteferrrikalardık.

Müşterisiz meta zayidir

İyi tarihçiler, tarihin içinde yaşar. Dostum İlber Ortaylı’ya matbaanın bize niçin geç geldiğini sorduğumda alaylı bir ifade ile, ‘Evet o yıllarda kocası evden çıkarken hanım şöyle sesleniyordu, ‘Bey, eve dönerken bir Leylá ile Mecnun kitabı al da akşam çoluk çocuk birlikte okuyalım’.’ Yoktu böyle bir şey. Müşterisiz meta zayidir...

Şimdi baştaki zor soruya dönelim. İnsanlık tarihinin en önemli buluşları nelerdir? Artık görüyoruz ki bu soruya eşdeğer bir soru, insanların tarih boyunca en çok nelere ihtiyaç duyduğudur.

Benim favorilerim şunlar: Tarım, yazı, at, denizcilik, matbaa ve elektronik iletişim. Sonuncusunda da interneti öne çıkarmak isterim. Aslında listeye dili de ekleyebiliriz. Hem de en başa. Fakat bu insan olmanın gereğidir, dolayısıyla eklemesek de olur...

Bir zamanlar ‘Muhabere ve Münakale Vekaleti’miz varmış. Haberleşme ve ulaştırma... Saydıklarımdan tarım hariç diğerleri bu bakanlığın sahasına girerdi. Bu yazıda ulaştırmayı bir yana bırakıp haberleşmeye yoğunlaşayım.

Malumatın iletimi niçin önemli? Bir düşünün... Çağdaş insan, bilebildiğimiz kadarıyla en az 50 bin yıldır bu dünyada yaşıyor. 50 bin yıl önceki insanın biyolojik donanımı bizimkiye hemen hemen aynı. Peki ilk on bin yıl ne kadar ilerlemişiz? Hiç... Sonraki on bin yıl? Yine hiç... Tarımın keşfine, yani son on bin yıla kadar tık yok. Sonrası da pek parlak değil. Fakat Sümer, Mısır ve izleyen medeniyetlerle birden bire hızlanıyoruz. Nedir bunun sebebi? İzahı zor değil. Tarihin başlangıcına, yani yazının kullanılmasına kadar her neslin, her grubun kendi ömrü boyunca öğrendiklerinin diğer nesillere, hele diğer gruplara aktarılması pek zordu. Tek araç sözlü gelenekti ama o yeterli ayrıntı ve yoğunluktaki malumatı taşıyamıyordu. (Vezin ve kafiye, sözlü aktarımda hatırlamayı kolaylaştırmak içindi.) Düşünün ki Çatalhöyük’teki tarımın Edirne civarına ulaşması, yani o bilginin bin kilometreyi kat etmesi 2 bin yıl sürmüştü.

Özetle, yazı keşfedilene kadar bilgi birikmiyordu. Ne teknik, ne sosyal ne de edebî birikim vardı. Dinlerin hiçbirinin tarihi yazıdan önceye uzanmaz. 50 bin yıl içinde son 5 bin yıl... Zamanın onda dokuzunda, yazısızıktan yerimizde saydık. Yazıyla bir neslin birikimini diğer nesle aktarabiliyorduk aktarmasına ama bunun da ciddî kısıtları vardı. Yazılan bir kitaba ulaşmak için kalkıp kitabın muhafaza edildiği yere gitmek gerekirdi. Bir çözüm, kitapların elle kopyalanmasıydı ama bu da zahmetli bir işti. Kitap son derece kıymetliydi. İşgal ordularının bir kütüphaneyi tahrib etmesi bir medeniyetin sonu sayılabiliyordu. Oksford Üniversitesi Kütüphanesi 14. asrın başlarında kurulmuş. Bir asır sonra Kral’ın kardeşi kütüphaneye 281 yeni kitap bağışlayınca, mekánın yetmeyeceği anlaşılmış ve yeni kütüphane inşaatı başlamış. Bu rakamlar, o büyük kütüphanelerdeki kitap sayılar hakkında da fikir veriyor.

Rahle-i tedris dönemi

Her bir kitabın, genişçe bir arazi ve malikáne değerinde olduğu söylenir. İngiltere’de üniversitelerde hálá ‘okuyucu’ diye bir akademik unvan vardır. Bu unvan o günkü eğitim şekline dair ipucu veriyor. Belli ki bir kitap, itinayla kütüphaneden çıkarılmakta, sonra ‘okuyucu’ onu kıraat etmekte, sınıf da dinlemekteydi. Rahle bu dönemin aksesuarıdır. ‘Rahle-i tedris’ de o dönemin kavramı... İslamiyet’te, hafızlığın önemi, cemaatle kılınan namazlarda surelerin sesli okunması, matbaa yokluğuna karşı geliştirilen çarelerdir. Osmanlı’da hiç olmazsa her vilayette bir Kuran bulunmasına çalışılmış, memleketten dışarıya Kuran çıkarılması yasaklanmıştı.

50 bin yıllık insanlık tarihinin onda dokuzunda yapılamayanların son onda birde yapılmasını yazı sağladı. O son 5 bin yılın onda dokuzunda yapılamayanlar da son 500 yıla sığdı. Bu ikinci atılımı matbaaya borçluyuz. Daha doğrusu matbaayı ihtiyaç háline getiren şartlara ve zihniyete.

Şimdi günümüze gelelim. Onda dokuz, onda bir serisinin bir yenisinin kabaca son elli yılı kapsadığının farkında mıyız? Aslında ‘ol mahiler ki derya içredirler deryayı bilmezler’ mısraının ne denli gerçek olduğunun ispatını yaşıyoruz. Gutenberg, Avrupa’nın ilk kitaplarını basarken kimse sokaklara çıkıp kutlama yapmamıştır. Biz bu olayın anlamını asırlar sonra fark ediyoruz. Radyo, televizyon ve en önemlisi İnternet son yüzde onun, yani yaklaşık son elli yılın ‘en iyi’ buluşudur. Bu ihtiyacı hisseden toplumlara ne mutlu. Hissetmeyenler, asırlar sonra, ‘bizde yobazlar İnternet’in gelmesini geciktirdi’ diyeceklerdir belki ve yine yanılacaklar.

Çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkmanın yolu, Batı’da ne varsa bizde de onun olması değildir. Çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkmanın yolu, gelişmiş toplumlar neye ihtiyaç duyuyorsa aynı şeylere ve daha fazlasına ihtiyaç duyan toplumu yaratmaktır. Alet edevatın taklidinden daha zor ve daha karmaşık bir iş...

*Prof. Dr. Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi

Güncellenme Tarihi : 15.5.2016 04:02

İLGİLİ HABERLER