Ekonomi
  • 12.6.2006 10:38

PİYASAYLA OYNAYAN LONDRA'DAKİ TÜRK GENÇLERİ...


Türkiye piyasasıyla oynayan sistem Londra'da kurulmuş. Piyasaya Tahtakale hâkimdi, şimdi Londra. Piyasayla oynayan bu fonları yöneten de, yetenekli Türk gençleri...

Ucuz döviz politikasıyla dört yıldır sahte zenginlik yaşadık. Borç parayla harika hayat sürdük. Saadet zinciri koptu. Ucuz dövizin bedeli önümüze konulacaktı. O gün geldi çattı.

Hükümet içte dışta herkesle çatıştı. Batı'yı endişelendirdi. Kafayı türbana taktı. Bakalım türban karın doyuracak mı şimdi? Biz Arap parasıyla kalkınacak ülke değiliz çünkü...

 

 

NEDEN? Güngör Uras
<ı>Türkiye ekonomik bir sarsıntı yaşadı. Bu sarsıntının yaşanacağını, yanlış bir ekonomi politikası uygulandığını çok önceden söyleyen iktisatçılar, sarsıntının nedenlerini de ta o zamandan belirtiyorlardı. Dövizin ucuz olması, ithalatı ucuzlatmış ve böylece içeride fiyatların düşmesini, halkın alım gücünün artmasını sağlamıştı. Ne var ki ekonomiye bir bütün olarak bakılmadığında, kısa vadeli iyi sonuçlar yaratma politikası bazen uzun vadede dengeleri bozabiliyor. Ucuz döviz politikası da enflasyonu dizginledi, ama Türkiye'nin sağlam olmayan ithalat-ihracat dengesini alt üst etti. Cari açık çok büyüdü. Kazandığımız dövizden çok daha fazlasını harcadık. Üretime dayanmayan bu geçici refahın bir faturasının olacağı belliydi. Şimdi Türkiye bu faturayı ödüyor. Uzun zamandır bu konuda uyarılarda bulunan birkaç ekonomi yazarından biri olan Güngör Uras'la bundan sonra neler olacağını konuştuk.

Şu anda ekonomide yaşananları nasıl tanımlamamız gerekir? Bu bir kriz mi? Dünya ekonomisinde yaşanan değişimden doğan geçici bir sarsıntı mı? Yoksa bu, ekonominin gerçeklerinin, yanlış uygulamalarda yaptığı sarsıcı bir düzeltme mi?
Son yaşananlar, ekonomide sürdürülen yanlışlıkların ortaya çıkmasıdır ve bir düzeltmedir. Sarsıntının nedenini sadece dünyadaki son dalgalanmalara bağlarsak ve yaşananları geçici bir düzeltme hareketi olarak değerlendirirsek, ödeyeceğimiz ekonomik fatura daha da büyür. Gerçekçi olalım. Bizim tekne, dünya piyasaları dalgalandı veya içeride siyasi bunalım oldu, Şemdinli yaşandı, Danıştay'a saldırıldı diye batmadı. Biz tekneyi tıka basa doldurduk, tekne ondan battı.

Batıyor muyuz biz?
Batmıyoruz ama geminin içine de sular hücum etti. Bu suyu boşaltmak için hepimiz önce bir ıslanacağız. Bu işin bir maliyeti var. Yaşadığımız sarsıntı, dört yıldır uygulanan ekonomi politikasının yanlışlığını ve sürdürülemez olduğunu gösterdi bize. Tehlike uyarısını alalım ve yanlışları düzeltelim. Sıcak paracıların alkışına kanarak gene aynı yolda yürümeyelim.

Siz uzun zamandan beri Ege Cansen'le birlikte 'yüksek faiz-düşük kur' politikasına karşı çıkıyordunuz. Niye karşı çıkıyordunuz bu politikaya?
Bu politika sürdürülemezdi. Sorarım size. Bir istikrar politikasının hedefi nedir? Merkez Bankası'nın hedefi nedir? Ülkede fiyat istikrarını sağlamaktır, enflasyonu düşürmektir. Fiyat istikrarının sürdürülebilmesinin yolu da üretimi artırmaktır. Halbuki uygulanan ekonomik politika ülkede fiyat istikrarını üretim artışıyla değil, ucuz dövizle sağlamayı hedefledi. Ve, Merkez Bankası enflasyonu düşürmek için bugüne kadar ne yaptı? Reel faizi yüksek tuttu. Bu arada dünyada döviz boldu ve yüksek reel faiz veren Türkiye'ye dışarıdan oluk oluk sıcak para geldi. 'Yüksek faiz-ucuz döviz' politikası sonucunda ucuz ithalat yapıldı, yerli sanayi ucuz ithal girdi kullandı. Bu, içeride fiyatları düşürdü ama Türkiye rekor düzeyde döviz açığı verdi ve cari açık sürekli büyüdü.

Şimdi dolar yükseldi ama... Merkez Bankası faizi daha da artırdı. Merkez Bankası'nın faizleri artırması nasıl sonuçlar verecek?
Faizin artışı enflasyonu biraz daha artıracak. Bakın... Türkiye'de fiyatlar nisan ve mayısta 'talep enflasyonu' yüzünden arttı. İnsanların geliri artmadığı halde, malların fiyatları ve tüketici kredileri ucuz döviz nedeniyle öyle uygun hale geldi ki, insanlar mallara saldırdı. Ama haziranda şartlar değişti. Çünkü mayıstan itibaren döviz kuru yükselmeye başladı. Piyasada satılanların çoğu yüzde 100 ithal mal ya da ithal girdiyle üretilen yerli mal olduğu için bu kez malların maliyeti arttı. Böylece Türkiye'de 'maliyet enflasyonu' başladı. Bu arada Merkez Bankası faizi yükseltti. Şimdi yüksek faiz maliyet enflasyonunu daha da büyütecek, fiyatlar daha da artacak. Çünkü faiz, her malın maliyetinde önemli bir unsurdur. Aslında Hazine, faizleri yüzde 18'e çıkararak sıcak paracıların ekmeğine yağ sürdü. Halbuki dövizle borçlansaydı ve yüzde 7 dolar faiziyle kâğıt çıkarsaydı şakır şakır satardı.

Sıcak paracılar dedikleriniz yabancılar mı sadece?
Bunların içinde kara bıyıklılar denilen Türkler de var. Türkiye piyasasıyla oynayan sistem Londra'da kurulmuş bir sistem. Eskiden Tahtakale Türkiye piyasasına hâkimdi, şimdi Londra'daki sistem hâkim. Bu sistemde Alman, Amerikan, İngiliz, her ülkeden bankanın yatırım fonları var. Bu bankaların yatırım fonları, bizim kara bıyıklılar da dahil her milletin parasını kullanıyor. Bu fonların yönetiminde çok iyi okumuş, çok başarılı Türk gençleri var. Türk piyasasıyla oynayanlar bu yetenekli gençlerimiz. Kötülemek için söylemiyorum. Onlar profesyonel, işleri
bu ve kanuni yollardan piyasada oynuyorlar. Onlara, 'Al sana fon. Türkiye'yi sen biliyorsun. Türkiye'deki kur ve faiz makasına bak, bono al ya da sat' demişler. Sonuçta Türkiye piyasası birkaç yabancı banka tarafından yönlendiriliyor işte.
Son dönemde de zaten piyasadan üç-dört yabancı banka döviz satın aldı.

Yabancılar Türkiye piyasasını istedikleri gibi yönetebiliyorlar mı yani? İstedikleri zaman dövizin fiyatını indirip çıkarabiliyorlar mı?
Dışarıda tek bir otorite var, oturup 'Türkiye'yi batıralım' diye bir karar vermiyor tabii. Çünkü onların da Türkiye'de riskleri var. Ama şu gerçek. Merkez Bankası artık para-kredi piyasasındaki hâkimiyetini kaybetti. Bugün Türkiye'deki para-kredi politikasının dizginlerinin büyük bölümü Merkez Bankası'nın elinde değil, yurtdışının elindedir. Bu yıl 30 milyar dolar cari açık bekliyoruz. Yabancılar frene bastığı an biz hiçbir şey yapamayız ve döviz yükselir.

Hükümet, böylesine tehlikeli olan cari açığı niye önemsemiyor? Ekonomi bürokrasisi neye dayanarak bu politikanın yanlış olmadığını düşünüyor?
IMF'ye dayanarak bu politikayı sürdürüyor Hükümet. 'Yüksek faiz-ucuz döviz' politikası, IMF'nin politikasıdır. Bu politika, ihracata dönük üretimin önünü kapatan, ucuz ithalata imkân veren bir programdır. Zaten bu yüzden sürdürülemezdi. Ama hükümet büyük bir kolaycılıkla bu programı sürdürdü. IMF'ye bu programda düzeltme yapmayı teklif bile etmedi. AKP hükümeti, dünyada ucuz para bolluğunun yarattığı elverişli şartları, dünya piyasalarında esen iyi rüzgârları kendi başarısı gibi gördü. Türkiye'de enflasyon 'ucuz döviz, ucuz ithal mallar ve girdiler' sayesinde düşerken, hükümet, bunu kendi başarısı gibi gösterdi. Büyük sermaye ve bankalar da hükümeti uyarmadı. 'Bu iş yürümez, cari açığı kapatalım' demediler. Herkes kısa vadeli kâr edelim, bu işin ucundan faydalanalım havasına girdi. Nitekim özel sektör ve bankaların dış borçları, herkesin ne kadar günlük düşündüğünü şimdi ortaya koydu.

Siz doların fiyatının çok ucuz olduğunu ve Türk parasının çok değerli olduğunu söylüyordunuz. Şimdi dolar yükseldi. Bu, olumlu bir sonuç yaratmayacak mı?
Türk ekonomisi için doların yükselmeye başlaması bir sağlık işaretidir ama keşke bu artış yavaş yavaş olsaydı. Üç haftada yüzde 20 artan dolar kuru, yıl sonuna doğru bir yüzde 20'lik dalga daha yaşarsa, bir yıl içinde gerçekleşen bu kur artışını ekonominin ve halkın hazmetmesi çok güç olur. Yüzde 20'lik artışı hazmederiz ama dolar birdenbire daha da çıkarsa bu ekonomiyi sarsar. Halbuki yüzde 40'lık kur artışı üç yıla yayılsaydı, halk çok kolay hazmederdi. Artık doların fiyatının yavaş yavaş çıkması lazım. Dolar 1.5 YTL civarında bir istikrara kavuşmalı, herkes soluk almalı, Türkiye önünü görmeli. İleride bir dalga daha gelir ve dolar gerçek değerine o zaman oturur ama görünen o ki, dolar şimdilik 1.5 YTL'de kendi kendine dengelenir ve piyasa bu fiyatta soluk alır.

Kısa vadeli dış borçlar devlete değil de özel sektöre ait. Dolar ucuzken dolarla borçlanmış olan bankalar ve şirketler dolar yükselince ne yaşayacaklar?
Merkez Bankası 6 bin 600 büyük, orta ve küçük firmanın borcuna bakmış ve özel firmaların kredilerinin yüzde 70'i döviz borcu çıkmış. Özel şirket ve bankaların kısa vadeli dış borcu 80 milyar dolar civarında bugün. Döviz kurundaki artışla şirketler ve bankalar yüzde 20'lik yük altına girecekler. Ama basiretli işadamları ya da genel müdürlerine, iktisatçılarına büyük paralar ödeyen bankalar, eğer bangır bangır geliyorum diyen son sarsıntıyı ve dövizin patlayacağını görmedilerse ayıp etmişler demektir. Yaşananlar sürpriz değil. Doların yükseleceği, fiyatlarda düzeltme olacağı rakamlardan belliydi. Dış ticaret açığı 2002'de 15.5'ten 2005'te 43 milyar dolara, cari açık 1.5'ten 23 milyar dolara çıktı. 2002'den bugüne fiyatlar yüzde 35 arttı. Ama doların 2002 yılı ortalaması 1.5 YTL'den 2005'te 1.34 YTL'ye indi. Şirketler dolar fiyatında düzeltme olacağını göremedilerse, ben ne yapayım kardeşim?

Şimdi ne yaşayacaklar peki? İflaslar mı olacak?
İflas olmaz da bazı şirketler sarsılır. Büyüklere bir şey olmaz, küçüklerden batanları da kimse duymaz. Bankalar desteklenir. Bunun faturası vergilerle yani KDV ve ÖTV artışlarıyla halka çıkar. Düşünün... Büyük şirketlerimiz 3-4 milyar dolar döviz kredisi kullanıp firmalar satın aldılar.

Yalnız şu da var. Doların yükselmesi son dönemde duraklayan, hatta mayıs ayında rakam olarak düşen ihracatı artıracak. Öyle değil mi?
İhracat hemen artmaz. Yıl sonuna doğru artar. İnracattaki bu artış,
döviz fiyatının istikrara kavuşmasında ve ve cari açıktaki büyümenin durmasında çok etkili olur. Ama şu var... Ucuz döviz-ucuz ithal girdi yüzünden kapanan fabrikalar ve şirketler, ithal girdi pahalandı diye hemen kapılarını açmayacaklar. Tekrar üretime başlamak hem zaman ister, hem de geleceğe güven ister.

Doların bundan sonraki fiyatını esas belirleyecek faktörler neler?
Dış açığın küçülüp küçülmemesi belirleyecek. Dış açığın azalmaya başladığı nokta, doların denge kuru noktasıdır. Artık şunu bilmeliyiz, dolar eski noktasına kolay kolay inemez.

Dövizin pahalanmasıyla ithalat da azalacak. Bu, ucuz mal azalacak anlamına geliyor. Bu durumda enflasyon herhalde artacak. Ama daha kötüsü, bu pahalılık bir durgunluğa yol açar mı yoksa artan ihracat durgunluk ihtimalini ortadan kaldırır mı?
İhracat hemen artmayacak ve önümüzdeki dönemde iç piyasada durgunluk yaşanacak ve temel malların fiyatları artacak. Hükümet çok büyük baskı altında kalacak. İki ucu keskin bir bıçak bu. İşçi ve memur maaşına, ücretine zam isteyecek. Eğer maaşlar artırılmazsa insanların geçimleri zorlaşacak, insanlar yüzde 20-30 fakirleşecek. Hükümet, seçimlere bir buçuk yıl kala bu baskıya nasıl dayanacak? Eğer hükümet kesenin ağzını açar, maaş ve ücretleri enflasyon oranında artırırsa, işte o zaman
felaket olacak, enflasyon patlayacak.

Bizim bir de cari açık derdimiz var. Türkiye'nin dış dünyadan kazandığı para, harcadığı paradan az. Bu açık, bu gelişmelerden sonra nasıl bir durum alacak peki?
Doların 1.3 YTL'den 1.5 YTL'ye çıkması cari açık sorunumuzu ortadan kaldıracak yeterli bir kur düzeltmesi değil. Yüzde 20'lik artış bir süre için cari açığımızı azaltır ama döviz fiyatı gene düşük kalacağından, bu kur cari açığı tekrar artırır. Biz başkasının parasıyla dört yıldır harika bir hayat sürdük. Dışarının parasıyla sahte bir zenginlik yaşadık. Biz gelen dövizi ucuz ithal malları olarak yedik.
Hatta eskiden yerli girdiyle mal üretenler bile ithal girdi kullanmaya başladılar. Ülkede ihracat arttı ama ithalat ihracattan kat be kat arttı. Cari açık rekor düzeye çıktı. Şimdi saadet zinciri koptu. Ucuza aldığımız malların faturası bir gün önümüze konulacaktı. İşte o gün geldi, çattı.

Büyük bir cari açığı Türkiye ekonomisi ne kadar tolere edebilir?
Biz tolere ediyoruz da, gördünüz işte dış dünya tolere etmiyor. Türkiye'deki cari açığın sürdürülemez olduğunu görüyor ve bize güvenini kaybediyor. Dış dünya, yılın ilk dört ayında cari açığın, yıl sonuna kadar hedeflenen rakamın yarısı olan 12.5 milyar dolara çıktığını gördü. Şimdi Türkiye'den hafif hafif çıkıyorlar. Ama şunu göz ardı etmemeliyiz. Türk bankaları ve Türk halkı bu krizde çok serinkanlı davrandı. Eskiden yabancılar hafifçe paralarını çekse, önce bankalar, sonra halk koşa koşa gider Türk Liralarını dövize çevirirdi.

Bankalar ve halk bu krizde niye soğukkanlı davrandı peki?
Çünkü bankalar büyük risk altında. Ellerinde düşük faizli Hazine bonoları var. Faizlerin ve dövizin daha da yükselmesiyle büyük zarara uğrayacaklarını biliyorlar. Tekrar sıcak paraya dönersek... Türkiye'de hükümetin içeride ve dışarıda önüne gelenle kavga etmesi de dış dünyada bir endişe yarattı. Oysa ne büyük nimeti tepiyoruz. Amerika bize kucak açtı ve bu sayede IMF bizi bugüne kadar hep destekledi. Avrupa Birliği, Amerika'nın zorlamasıyla bize müzakere tarihi verdi. Erdoğan böylece bütün dünya liderleriyle oturup konuşabildi. Türkiye'nin imajı yükseldi. Ama sonra ne oldu?

Ne oldu?
AKP hükümeti kafayı türbana ve imam-hatibe taktı. Amerika'yla ve Avrupa'yla kavgaya tutuştu, yüzünü Doğu'ya döndü. Hükümet yetkilileri şimdi sadece Afrika ve Ortadoğu'daki Müslüman ülkelere gidiyor. Kuveytli tüccarların gelip bizi kalkındırmasını bekliyor. Biz Arap parasıyla kalkınacak ülke değiliz. Dünyanın en büyük pazarı Batı'dır. Biz yüzümüzü Batı'ya dönerek rekabetçi ve ihracata dönük üretimle kalkınabiliriz ancak. İşsizliği de böyle azaltabiliriz. Bizi Batı'yla alışveriş kalkındıracak, Araplarla değil. Peki şimdi soruyorum. Türban karın doyuracak mı? İmam-hatip karın doyuracak mı? Türkiye'de son dönemde bir tek büyük yatırım yapıldı. O da, koalisyon hükümeti dönemindeki Ford fabrikası.

Peki doların daha ne kadar yükselmesini bekliyorsunuz?
Şu anda beklemiyorum. İstikrara kavuşmasını bekliyorum. Hükümet işin ciddiyetini anlarsa dolar 1.5 YTL civarında istikrara kavuşur, ekonomi soluk alır. Sonra ileride bir düzeltme daha olur. Hükümet aklını başına almalı, AB'yle ilişkilerini iyi götürmeli. Hükümet AB'yi boşladı. Türkiye'de beyanat vermekle AB'yle katılım süreci yürütülmez. Amerika'ya kafa tutularak işler yürümez. Ama şunu bilmeliyiz. Türkiye büyük krizleri artık geride bıraktı. Büyük kriz beklentisi yok. Türkiye'de artık ne büyük bankalar batar ne de firmalar. Yaşananlar normal. Bir düzeltme bu ve faturasız düzeltme olmaz.

Bugünkü ekonomik verilere baktığınızda, Türkiye'nin ne yapması gerekir?
Hükümet işin ciddiyetini görmeli ve hemen IMF'yle masaya oturup, ekonomi politikasında düzeltme yapmalı. İhracata dönük üretim politikasına geçmeli. IMF buna karşı çıkmaz. Yalnız şu önemli. Hükümet bütün değişiklikleri IMF'nin desteğiyle yapmalı.
Ekonomi programını IMF'nin desteğini almadan kendi başına yaparsa, işte o zaman ekonomide daha büyük gümbürtü kopar. 

(neşe düzel radikal)

Güncellenme Tarihi : 25.3.2016 04:54

İLGİLİ HABERLER