Medya
  • 15.4.2005 17:15

TERCÜMAN GAZETESİNDE PKK KAVGASI…

İşte, Gülay Göktürk'ün kavganın fitilini ateşleyen yazısı:

 

Gülay Göktürk

[email protected]

 

"KÜRT SORUNU" DİYE BİR SORUN... / 14.04.2005

 

Diyarbakır'daki ilk günümüzde arabasıyla bize şehri gezdiren akademisyen dostumuz, şehrin orta yerindeki eski cezaevinin önünden geçerken "İşte" dedi, "Burası meşhur Diyarbakır Cezaevi... PKK, 80'li yıllarda burada doğdu."

Her ülkenin tarihinde, hiç unutmaması gereken utanç sayfaları vardır. Asla tekrar etmemesi için kuşaktan kuşağa aktarılması ve lanetlenmesi gereken utanç sayfaları. 1980 sonrasında Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananlar böyle bir şeydi işte...

Mihmandarımızın sözleriyle birlikte 80-84 yılları arasında bu lanetli binada yaşananlarla ilgili okuduklarım, duyduklarım aklıma üşüştü bir anda.

Bunlardan hiç unutamadığım bir tanesi "İşkence ve vahşeti kahretmek" için kendini yakan Ferhat Kortay'ın hikayesi mesela...

O yıllarda Diyarbakır Cezaevi'ndeki mahkûmlardan dördü kendilerini koğuşta yakmıştı. Selim Dindar o dört kişiyle aynı koğuşta kalıyordu. Olay gecesini Düzel'e şöyle anlatmıştı:

" Sabaha karşı 3 sularında koğuşta müthiş bir patlama oldu. Bir arkadaş alevlerin üstüne su döktü. Alevlerin içinden bir ses geldi. 'Bu bir yangın değil, eylem. Kahrolsun işkence, kahrolsun vahşet!' dedi. Alevler küçüldüğünde biz o dört insanı kafa kafaya vermiş gördük. Ben Ferhat Hoca'nın başucuna gittim. Eğildim, 'Hocam bir şeyler söyle' dedim. Dişleri kenetlenmişti. Tıslar gibi bir sesle zorlukla, 'Bana türküyü söyle' dedi. 'Sevdalım' adında çok sevdiği Kürtçe bir aşk türküsüydü bu. Ben ağlayarak türküyü söylemeye başladım. Beni teselli etmek ister gibiydi. Ağlamamam için bana tebessüm etti. Tebessüm ederken yanaklarından etler dökülüyordu."

* * *

1980 öncesi birkaç düzine adamı olan PKK, işte böyle yaratıldı; 80'lerde o cehenneme düşen; o vahşetten, işkenceden nasibini alan Kürt gençleri kolay kolay iflah olamadılar; dağları tek çözüm gibi görmekten kurtulamadılar.

12 Eylül rejimi geri çekilmeye başladığında, ardında kin ve nefret dolu yığınla insan bıraktı. 70'lerin küçük çetesi, kocaman bir silahlı örgüte dönmüştü.

Bugün bu trajik olayı hatırlamamın ve hatırlatmamın sebebi, Başbakan Erdoğan'ın "Bizim için Kürt sorunu yoktur, çeşitli etnik unsurlar vardır" sözü...

Böyle bir vahşeti Türkiye'deki Lazlar, Gürcüler, Çerkezler ya da Tatarlar hiçbir zaman yaşamadı.

Sadece Kürtler yaşadı.

Sadece Kürtler pislik yemeye zorlandı.

Sadece onların erkekleri köy meydanlarında toplanıp soyunmaya zorlandı; sıra dayağından geçirildi.

İşte bu yüzden, Türkiye'nin bir Kürt Sorunu vardır. Başbakanların hoşuna gitse de gitmese de, diğer etnik sorunlardan farklı olarak, çok daha ağır olarak bir Kürt sorunu vardır.

Bu sorunu yok saymak, ya da diğer etnik sorunlarla aynı kefeye koymak, geçmişte sadece terör örgütünün işine yaradı; bugün de ancak ona yarar.

Tayyip Erdoğan bunu ikinci defadır yapıyor; ikinci defadır "Bizim Kürt sorunu diye bir sorunumuz yoktur" diyerek, baskı dönemlerindeki inkar politikasını hatırlatan bir tutum sergiliyor ve bu tutumu ile Kürt vatandaşlarımızı çok yaralıyor.

Çünkü bugün Güneydoğu bölgesinde yaşayan Kürtlerin en büyük ihtiyacı "bir şeylerin değiştiğini" görmek... Devletin artık inkarcılık politikalarından, milli kimlikleri üzerinde baskı ve sindirme politikalarından vazgeçtiğini görmek ihtiyacında Kürt halkı. İktidarların iyi niyetini görmek ve Türkiye'nin Kürt sorununu demokrasi yoluyla aşabileceğine inanmak ihtiyacında...

Oysa bu cümle, tam da bunun tersini simgeliyor.

Şimdi, Avrupa Birliği sürecinin de desteğiyle, Kürt meselesinde demokratik açılımların yapıldığı bir dönemde, Güneydoğu'da yaşayan Kürtlerin bu konuda umutlar taşıdığı bir zamanda, "Kürt sorunu yoktur" demek, onlara sadece eski kötü günleri hatırlatıyor. Hiçbir şeyin değişmediği mesajını veriyor; devlet politikalarının aynen sürdüğü, demokratik açılımların hayal olduğu duygusu uyandırıyor.

Erdoğan, Oslo'da karşısına dikilen PKK sözcülerine ağzının payını vermekle iyi etmiştir. Ama bunu Kürt Sorunu'nu inkar ederek yapmamalıydı.

Kürt sorunu hakkındaki görüşleri, "Ben Rizeliyim, eşim Siirtli. Bu neyi gösteriyor? Türkiye'nin böyle bir sorunu yok" cümlelerini biraz olsun aşmış olmalıydı doğrusu.

İktidar koltuğuna oturmadan önce, yönetmeye talip olduğu bu ülkenin seksen yıldır bir türlü çözemediği böylesine temel bir sorunu hakkında biraz olsun kafa yormuş olmalıydı.

EMİN PAZARCI'NIN SERT CEVABI:

Emin Pazarcı

[email protected]

 

DOĞRULAR VE YANLIŞLAR / 15.04.2005

 

Deniliyor ki:

- 1980'li yıllarda Diyarbakır Askeri Cezaevi'ndeki tutuklu ve hükümlülere insanlık dışı işkenceler yapıldı.

Yanlış değil, doğru.

Buradan hareketle şu iddia ortaya atılıyor:

- PKK işte böyle büyütüldü.

Aslında, bu tesbitte de doğruluk payı var. O dönemde cezaevine "sempatizan" girenlerin pek çoğu, "militan" olarak çıktılar. Diyarbakır'da, devlet eliyle devlete düşman insanlar yaratıldı.

Ardından, şunlar söyleniyor:

- Bu işkenceleri sadece Kürtler yaşadı.

İşte bu çok yanlış.

Çünkü, 12 Eylül 1980 Darbesi'nin ardından her kesim büyük sıkıntı çekti. Diyarbakır Cezaevi, örnekler içinden sadece bir örnek. O dönemde sadece PKK'lılara işkence yapılmadı. Türk solu da son derece ağır işkencelerden geçti. İhtilâl yönetimi, sağda olsun solda olsun bütün gençliği işkence ve dayakla sindirmeye çalıştı.

PKK'lılar, sadece Diyarbakır'daydılar...

İşkence ise, Türkiye'nin bütün cezaevlerine yayılmıştı.

En ağır işkencelerden geçen kesim de ülkücülerdi. Ankara Mamak'ta, İstanbul Harbiye'de, Adana Emniyet Müdürlüğü'nde insanlık dışı işkencelerle karşı karşıya kaldılar.

Ülkücüler için, Ankara'da C-5 adında özel bir işkencehane kurulmuştu.

Çırıpçıplak soyuldular.

Günlerce çarmıha gerildiler.

Erkeklik organlarından elektrik verildi.

İdrar içmek zorunda kaldılar.

Bazılarına cop bile sokuldu.

Ülkücülerin arasında da intihar edenler, erkekliklerini kaybedenler ve hatta işkence ile öldürülenler oldu. Hem de öyle bir-iki kişi değil.

Demek ki...

"Bu işkenleri sadece Kürtler yaşadı" demek doğru değil. İhtilal yönetimi Türk-Kürt ayrımı yapmadı. Cezaevlerine giren bütün gençliğe aynı muameleyi reva gördü.

Kime yapılırsa yapılsın, bunların hepsi yanlıştı.

* * *

Deniliyor ki:

- O işkenceler sonucu Kürt gençleri dağlara çıktılar.

Bu da doğru değil.

12 Eylül 1980 sonrasında Diyarbakır Cezaevi'ne giren PKK'lılar, zaten dağdaydılar. "Apocular" adı altında örgütlenmişlerdi. Askere ve polise saldırıyorlar, sabotajlar düzenliyorlardı. Köy basıp, adam kaçırıyorlardı. Doğu ve Güneydoğu halkına kan kusturuyorlardı. 1980 öncesi pek çok köy, bunlara karşı 24 saat silahlı nöbet tutuyordu.

TRT'nin ve gazetelerin 1980 öncesine ait arşivleri, "Apocular"ın işledikleri cinayetlerle dolu.

Biz yine de diyelim ki, PKK'lılar bu yüzden dağa çıktılar.

O zaman Dev-Yol'cuların tamamının da dağlarda olması gerekirdi.

Dev-Sol da aynı metoda başvurmalıydı.

Ülkücüler de ellerine silah alıp, dağlarda gezmeliydi.

Çünkü, onlar da son derece ağır işkencelerle karşı karşıya kaldılar.

Mantık bu olunca, ortaya şöyle bir sonuç çıkıyor:

- Ülkücüler de ellerine silah alıp dağa çıkabilirler. 1980'li yıllarda uğradıkları işkenceleri gerekçe gösterip, devlete savaş açabilirler. Türk solu da bu metodu deneyebilir... Eğer böyle yaparlarsa, onlar da haklı görülebilir!

Olmaz, olacak iş değil...

* * *

Üzerine basa basa tekrarlamak istiyorum:

12 Eylül yönetimi herhangi bir etnik ayrım yapmadı. Türk olsun, Kürt olsun herkese aynı yanlış muameleyi uyguladı.

1980 sonrası askere gittiğimde ben de durup dururken "sakıncalı" ilân edildim. Elime silah verilmedi, rütbe takılmadı. Amasya'dan Ağrı'ya sürüldüm. Yatacak yer bile gösterilmedi, taşlarda yattım.

Hiç bir suç işlememiştim. Sabıkalı değildim. Üstelik, ortada "suç isnadı" da yoktu. Buna rağmen aşağılandım.

Şimdi benim de askerime ve devletime düşman mı olmam gerekiyor? Ben de mi elime silah almalıyım?

Asla, olacak iş değil.

Geçmişte elbette hatalar yapıldı. Son derece rahatsız edici adımlar atıldı. Ancak, Türkiye'deki Kürtçülük akımlarını ve PKK'yı, geçmişteki işkencelere bağlamak son derece yaplış.

Dev-Yol ve Dev-Sol dağda değil. Ülkücüler ellerine silah almadılar. Kürt vatandaşlarımız da evlerinde oturuyorlar. Ama, PKK dün olduğu gibi, bugün de dağlarda. Demek ki, bütün bu gelişmeler geçmişteki işkence ve baskılarla bağlantılı değil, meşreple ilişkili!

 

Güncellenme Tarihi : 17.3.2016 11:54

İLGİLİ HABERLER