BUGÜN GAZETESİ YAZARI CENGİZ ÇANDAR, TURGUT ÖZAL''IN GÜNDEME YANSIMAYAN SIRLARINI YAZDI....
İşte Bugün Gazetesi yazarı Cengiz Çandar''ın yazısı:
Kendini ne sanıyor?
Ateşkes, ilanından yarım saat sonra, böyle şeyler konuşmasının manası var mıydı? Tekrar, ''''ateşkes'''' ve ''''barış'''' konusuna dönüldü. Yine de Süleyman Demirel''e üstü kapalı tehdit-uyarı karışımı bir ''''mesaj'''' iletmekten geri kalmadı. ''''Süleyman bey, iki kez askeri darbe ile düştü. Bunun üçüncü bir kez olmasını gerçekten istemiyorum. Ama, tenkil politikası devam ederse, öyle bir karşı koyarız ki, orduyu yenemesek de sonuçta askeri darbe olur, Süleyman bey gider. Bunun olmasını, Süleyman beyin üçüncü kez askeri darbeyle gitmesini gerçekten istemiyorum'''' diye ısrarlı bir konuşma sürdürdü. Hızını alamayarak, kafasının derinlerinde yatan, kafa yapısını ortaya koyan ''''önemli'''' bir tespitte bulundu. ''''Hiçbir sivil iktidar benimle masaya oturamaz. Barış yapamaz. Tepesinde asker duruyor. İzin vermez'''' dedi ve devam etti: ''''Bu durumda aslında en mantıklısı askerle masaya oturabilmek. Onun tepesinde ona engel olacak herhangi bir güç olmadığına göre, barışı da askerle yapabilirim...''''
APO''NUN KÜFÜRÜ
Böyle bir ihtimal, kağıt üzerine döküldüğünde mantıklı gözükse bile, dönem itibarıyla gerçekçi miydi? Öcalan, ''''uluslararası konjonktür''''ün bir gün buna pekala müsaade edebileceği kanısındaydı. 1991''de Körfez Savaşı sonrasında İsrail ile Arap ülkeleri arasında hatta Filistinlileri de kapsayan ''''Madrid Barış Süreci''''nden ilham aldığını ima etti. Konuşmasında, HEP (daha sonra DEP oldu, Leyla Zana ve arkadaşları olarak bilinen grup) milletvekillerinin ''''ateşkes'''' dönemine oynayabilecekleri ''''olumlu'''' role değinmek istediğimde, bazı isimlere sunturlu bir küfür savurdu. Öcalan, onları pek adam yerine koymaya, onların kendisinden bağımsız ya da özerk bir rol oynamasına sıcak bakmaya niyetli gözükmüyordu.
GALATASARAYLI APO
40-45 dakika sonunda, fazlaca uzadığını düşündükleri ve liderlerinin ''''güvenliği''''nden kaygılanan silahlı adamları bir bahaneyle içeri daldılar ve açılan kapıdan Celal Talabani ve Kamran Karadagi de içeri girdi. Görüşme bitmişti. ''''Ateşkes'''' ilanının, Türkiye''de bir ''''barışçıl ortam'''' sağlanacağı umudunun uyandırdığı iyimser havada, karşılıklı şakalar yapılıyordu. Bundan cesaret alarak, odadan çıkarken dilimin altındaki baklayı çıkarttım. Mülkiye''den (AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi) iki sınıf küçüğüm olan Abdullah Öcalan''a dönerek, ''''Bak'''' dedim, ''''Dünyada ebediyen sürmüş bir sorun olmadığı gibi, Kürt sorunu da bir gün gelir çözülür. Ama, ikimizin arasında asla uzlaşmaz, çözülemez bir sorun var...'''' Hayret ifadesiyle yüzüme baktı. ''''O ne?'''' diye sordu. ''''Fenerbahçe-Galatasaray!'''' Yüzüne kocaman bir tebessüm yayıldı. ''''Galatasaray şampiyon olacak'''' diye haykırdı. Bir refleksle ''''Nah olacak'''' dedim ve onu nasıl yaptığıma kendim de anında şaşırdım. Yanındaki silahlı adamları, bir ona bir bana bakıyorlar, böyle bir ana liderlerinin nasıl izin verdiğini, izin verip vermeyeceğini sorgular haldeydiler. Odadan çıktım. O yıl, Galatasaray şampiyon oldu...
BEKAA''DAN ÇANKAYA''YA
Akşamüstü Beyrut''a döner dönmez, Turgut Özal''a telefon ettim. Telefonda öfkeli bir ses vardı. O gün, Kamran Karadagi''nin kendisiyle Şam''da yaptığı ve El-Hayat gazetesinde yayınlanan Öcalan röportajını okumuş ve sinirlenmişti. ''''Bu herif Türkiye''ye dönmekten bahsediyor. Kendisini ne sanıyor. Ne olacağını zannediyor'''' diye bağırıp çağırıyordu. ''''Efendim, o tribünlerine oynadığı sözler. Önemi yok. Kısa süre içinde Türkiye''ye döneceğine ilişkin bir umudu yok. Böyle bir talebi de yok anladığım kadarıyla. El-Hayat''ta okuduklarınızı esas almayın. Yarın, basın toplantısına ilişkin Türk basınında okuyacaklarınız daha önemli. Ayrıca, size özel görüşmem izden edindiğim izlenimleri yüz yüze gelince aktaracağım'''' dedim. - Ne vakit dönüyorsun? - Yarın sabah dönmüş olacağım. ''''Peki canım. Sen gelene ve seni dinleyene dek, bu ateşkes ilanına ilişkin basına bir şey açıklamayacağım. Gelir gelmez haber ver'''' diye çok yumuşak bir ses tonuyla konuştu. Ertesi gün geldiğimi haber verdikten sonra, bir gün sonrası için Çankaya Köşkü''nde Ankara''daki diplomatik misyon şeflerine vereceği iftar yemeğine davet etti. 18 Mart gecesi, iftar yemeğinin ardından, yukarı kata ikametgaha çıktık. Türkiye''de basının ve kamuoyunun gözü, o görüşmedeydi. Köşk''ün kapısının önüne onlarca televizyon kamerası ve gazete muhabiri yığılmıştı. Ertesi sabah, saat 10''da MGK toplantısı vardı. Yukarıda beni inanılmaz bir ''''sürpriz'''' bekliyordu. Turgut Özal, bilgisayarlarının başına geçmiş, kardeşi Yusuf Bozkurt Özal''dan, Semra hanımın kendisine Taiwan''dan getirdiği yeni dizüstü bilgisayarına program yüklemesini istiyordu. Yusuf Bozkurt Özal''ın yanında ise, Devlet İstatistik Enstitüsü Başkanı Orhan Güvenen. Turgut bey, yüzüme bile bakmıyor; ben bir köşede onları izliyordum. İkide bir, kardeşine ''''Bana bu gösterdiklerini Hüsnü biliyor mu?'''' diye soruyordu. Dayıoğlu Hüsnü Doğan da bir ''''bilgisayar ustası'''' idi ve Özal, bilgisayar teknolojisindeki yenilikleri Hüsnü Doğan''dan önce öğrendikçe mutlu oluyordu. Kardeşinin, ''''Hayır abi. Bu, daha Hüsnü''de yok'''' sözlerinden cesaret alıyor, en yeni programları öğrenmek, bilgisayara yüklemek ve kullanmak istiyordu. Özellikle, golf oyununu ve müzik programlarını. Reggae müziğinden zevk aldığını hayretle izliyordum ama sıkıntı ve yorgunluktan tüm konuşacaklarımı unutmuştum bile. Saat, gece yarısını geçmiş, Köşk''ün kapısındaki medya kalabalığı benim çıkışımdan umudu kesmeye başlamış olmalıydı. Artık saat kaçtı hatırlamıyorum ama Yusuf Bozkurt Özal ile Orhan Güvenen ayrıldılar. Turgut Özal bana döndü. ''''Gel, birlikte sahur yapalım'''' dedi.
Güncellenme Tarihi : 25.3.2016 11:10