YASSIADA''DA GÖREV YAPIPTA EN ÜST RÜTBEYE KADAR YÜKSELEN KOMUTANLAR KİM?
Apar topar asıldılar
Yassıada’nın genç subaylarından Mehmet Nuri Taşdelen, 15 ay boyunca hücresinde nöbet tuttuğu Menderes’in dramına şahitlik etti. Öfkesi zamanla hayranlığa dönüştü.
İntihar girişimini önlediği Menderes’ten hatıra kalan ağızlığı yıllarca sakladı. Ağızlık ve özel belgeleri artık oğul Menderes’e vermenin zamanın geldiğini düşünüyor. Menderes’le buluşma, 45 yıl sonra Ankara’da gerçekleşecek.
Genç subay, oda (hücre) nöbeti için içeri girer. Dışarıdan aldığı siyah bakalitten yapılmış ağızlığı, ürkek bir hamleyle Adnan Menderes’e uzatır. Eski Başbakanın buğulanan gözlerini, yeni ağızlığa taktığı Yenice Sigarası’nı keyifle içişini izler. Eski ağızlığı çöpe atışını da. Hemen eğilip ağızlığı çöpten alır. Konuşmak yasaktır, “onu bir hatıra olarak saklamak istediğini” işaretle anlatır. Ender ‘mutlu’ anlarından birini yaşıyordur Menderes, ‘onun başını okşayarak’ karşılık verir.
Aradan tam 45 yıl geçti. O genç subay, Mehmet Nuri Taşdelen’den başkası değildi. Kıymetli bir anı olarak sakladığı, “Ne zaman baksam Menderes’in gülümseyen mahzun yüzünü hatırlıyorum.” dediği ağızlığı sahibine vermeye, yıllar sonra ‘Menderes’le buluşmaya hazırlanıyor.
Mehmet Nuri Taşdelen, ‘Yassıada günleri’nin tarihe geçen isimlerinden biri. 27 Mayıs 1960 İhtilali’nin DP’lileri topladığı Yassıada’da ‘muhafız subayı’ olarak görev yaptı. 15 ay boyunca, önceleri ‘öfke’ beslediği Menderes’le ‘hücre’ denilebilecek daracık odada aynı havayı teneffüs etti. Onun iç dünyasını yakaladı. Adada yaşadıklarını, ‘karınca duasını’ andıran küçücük satırlar halinde günü gününe kağıda döktü. Yasak olmasına rağmen, ‘manzarayı’ bütün açıklığıyla gösteren fotoğrafları gizlice çekti. Menderes’in intihar girişimini, yine fotoğraf çekerken ilk fark eden de oydu. İki gün sonra idam edilecek eski başbakanın hayatını kurtarmıştı.
İşte, Yassıada’dan bugüne taşıdığı anılarla belgeleri piyasaya yeni çıkan “Yassıada, Menderes ve Muhafızları” adlı kitabıyla kamuoyuna sundu. Çekilecek bir ‘Yassıada’ filmine iyi bir senaryo mahiyetindeki kitap, ‘insan öyküleriyle’ dolu. Hüzün, dram, hasret, endişe, kara gün dostlukları ve darağacı.
Darbeden sonra, Yassıada’nın sakinleri bellidir. Devrilen iktidarın yani DP’nin mensupları oradadır. Cumhurbaşkanı, Başbakan, eski Genelkurmay Başkanı (Rüştü Erdelhun), eski orgeneraller, kuvvet komutanları, kadınlı-erkekli milletvekilleri, bakanlar... Menderes (1 numara) ve Celal Bayar (2 numara) ayrı odalarda, diğerleri ise koğuşlarda toplu halde tutulur.
Demir parmaklıklı hücre
Denizci Üsteğmen Mehmet Nuri Taşdelen, Ada’da henüz yenidir. 29 Haziran 1960 tarihli nöbet yeri, 1 no’lu odadır. Menderes, kendisini ayakta karşılar, başıyla selamlayarak ‘hoş geldiniz’ der. Karşısında bir başbakan durmaktadır, heyecanlanır ve ilk izlenimlerini kağıda şöyle döker: “Bej renkli bir valizin sapının yanına ‘Sabık Adnan Menderes’ yazılmış. Kültablasının içi sigara izmaritleriyle dolu. Odadaki koltuk teğmenlere ait. Sandalyede bir minder var ve oraya Menderes oturuyor. İki yastık kullanıyor. Saç fırçasıyla üç dakika saçını fırçaladı. Gayet sert bir şekilde yaptığına göre başının acımamasına imkan yok. Zevk mi alıyor nedir? Saçları, kahverengi. (Saçlarını boyadığını sanan subaylar, yanıldıklarını sonradan anlıyor) Pencerenin dışında kare halinde parmaklık var. Yorganını başına kadar çekiyor.”
Ardından gelen her nöbet, aslında bir drama şahitlik ettiğini biraz daha gösterecektir genç subaya. Hep dalgın halde bakıyordu etrafa Menderes, sigaranın birini söndürüp diğerini yakıyordu. Dibine kadar içmesi ise cabasıydı. 4 metrelik odada dolaşıp duruyordu; ama en fazla yedi adım atabiliyordu. Arada sırada pencereden dışarı bakıyor, sinekleri kovalıyordu. Sıkıntılı hali, geceleri uykusuna yansıyor, ‘sinir nöbetleri’ için sürekli ilaç kullanıyordu. Yakındığı, “Equanil’ adlı ilacın zamanında ve yeterli verilmemesiydi. Hatta, “Çok fenayım, bu hal böyle ne kadar devam edecek.” mealinde sözler sarf edecekti. Üst kattaki tutukluların ayak seslerine verdiği tepki ise, tek başına ruh halini anlamaya yetecekti: “Gece gündüz bu ayak sesleri insanı çıldırtıyor. Görüyorsunuz, uyuyamıyorum. Meşgul olun, terlik giysinler. Çıldıracağım efendim, çıldıracağım.”
Tecrit edildiler
Gerçekten de, söz konusu olan bilinçli bir tecritti. Ayrı odalarda tutulan Menderes ve Bayar’a uygulanıyordu bu. İkisi de yemeklerini sadece odalarında yiyebiliyor, banyo ve tuvalet ihtiyaçları için koridora çıkarıldıklarında koğuşların kapıları kapatılıyordu. Yine, konuşmak, çok zaruri haller dışında yasaktı. Odalara dinleme cihazları konulmuş, bütün konuşmalar kaydediliyordu. Nöbetçi subayların, soruları genelde cevapsız bırakmaları bundandı. İletişim, daha çok işaretlerle, mimiklerle sağlanıyordu.
Bu durumda, mektuplar yetişiyordu imdada, teselli oluyordu. Hatta, bir keresinde, kendini tutamayıp mektup getiren subaya sarılmıştı Menderes. Ancak, mektupların gecikmeli ulaşması da sıkıntıydı. Gerçi, her mektup mutlu etmiyordu. Eşi Berrin Menderes, “Adnancığım” diye başlayan mektubunda ev vergisinin taksitini güç bela bulup ödediğinden bahsediyordu mesela. Sümerbank damgalı mektup ise gerçekten vefasızlık örneğiydi. Başbakanken hediye edilen kumaşların bedeli isteniyordu. Okurken yüz hatları gerilen Menderes, şöyle diyecekti: “Yeni imalatınızdan örnekler diye kumaşlar gönderirlerdi. O zaman, hediye diyorlardı. Şimdi, listesini yapmış parasını istiyorlar. Bunu da diğerleri gibi eve yollayalım da bir çaresine baksınlar ne yapalım...”
Menderes, tıraşını geciktirmesinin bile sıkıntı yaşatacağını hiç hesap etmemişti elbette. Oysa, Yassıada’nın ünlü Komutanı Tarık Güryay, arada sırada kahve içerek sohbet ettiği Menderes’e “Bu sakal ne böyle?” diyecekti. Sakal sorunu, hem de ‘en güzel günlerin’ birinde yine yaşanacaktı.
Kur’an’a ihtiyacım var
Berrin Hanım ve oğlu Aydın Menderes, ziyarete gelmişti. Altı ay aradan sonra ilk kucaklaşmayı sabırsızlıkla bekleyen Menderes’ten epey uzamış sakallarını kesmesi istenir, durduk yerde. Tartışmalar fayda etmez, sonunda berber getirilerek emr-i vaki yapılır. Tıraş olurken Menderes’in yüzü bir hayli asıktır. Hemen ardından gelen hasret giderme sahnesini tahmin etmek ise güç değildi: “Kumandanın odasında karşılaşan üç kişi, sarılıp öpüşüp, hüngür hüngür ağladı.”
Menderes sıkıntılıdır, Kur’an-ı Kerim okuyarak rahatlamaya çalışır. İhtiyaç duyduğu bir gün, Kur’an-ı Komutan Güryay’a verdiğini hatırlar ve nöbetçi subaya, “İhtiyacım var okumaya, getirir misiniz?” diye seslenir. Cevap olumsuzdur. Çünkü, Güryay, adada değildir ve akşama dönecektir. Bunu öğrenince üzülür.
Günler ilerledikçe, mahkeme ve hücresi arasında gidip gelen Menderes’in fiziki görümü endişe verici bir hal alır. Bu durum, günlüğe şöyle yansır: “Her gün biraz daha çökmüş görünüyor. Gözlerinin feri gitmiş, yanakları sarkmış. Saçları hariç her tarafı derbeder. Bayar ise farklıydı. İntihar girişiminden sonra, subayların da bulunduğu bir sırada ‘Hayatta ezmeyen ezilirmiş. Biz ezmedik ezildik. Benim arkadaşlarım içinde (Talat ve Enver Paşalar gibi) rahat döşeğinde ölen azdır’ dedi.”
Menderes’in intihar girişimi de, Yassıada gerçeğini özetlemeye yeten olaylardan. Yüksek Adalet Divanı’nın yargılananlar hakkında karar vereceği 15 Eylül 1961’in sabahında ceketinin astarında biriktirdiği ilaçları içmişti Menderes. Olayı fark eden ise Menderes’in uyurken birkaç poz fotoğrafını çeken Üsteğmen Taşdelen’di. Kendisi sonradan, “Asılacağını bilseydim, kurtarılması için özel çaba sarf etmezdim.” diyecekti.
Mahkeme kararını vermiştir artık: İdam. 17 Eylül 1961 sabahı en hüzünlü gündür. Menderes, o gün iki subay eşliğinde iskelede bekleyen hücumbota bindirilir. Ne için, nereye götürüldüğü bilinmemektedir. Lodoslu havada seyreden hücumbottaki muhafız subaylardan birine nereye gittiklerini sorar. “Gölcük Deniz Hastanesi” karşılığını alır. Bir süre sonra, diğer subaya aynı soruyu yöneltir. Cevap bu kez farklıdır: Kasımpaşa Deniz Hastanesi.” Beyaz yalanlarla yüklü iki cevap arasındaki çelişkiyi fark eder; mahzunlaşır ve ağzından acı tebessümle rota dökülür: “Biz, galiba İmralı’ya gidiyoruz.”
Tahmini doğrudur ne yazık ki. Acı haber adaya tez ulaşır. İnfaz gerçekleştirilmiştir. Subayların toplu halde bulunduğu salona bile sessizlik ve hüzün hakim olur. O esnada, çok hafif bir yağmur çiselemeye başlar...
Öfkesi zamanla ‘hayranlığa’ ve ‘hüzne’ dönüşen genç subayın acı derslerle dolu anılarının küçük bir özeti böyle. Yüzbaşı iken sağlık sebepleriyle ordudan ayrılan ve ticaretle uğraşan Taşdelen, bu kitabı yazarak “olayı kamuoyuna mal ettiğine” inanıyor. Menderes’e “fiilen ve fiziki olarak en ufak bir kötü muamelede bulunulmadığını” belirtirken de, “Ancak, dış dünyadan tamamen soyutlanarak bir çeşit manevi işkenceyle ruhen çökertilmiş olduğunu düşünüyorum.” diyor.
‘İdamlar haksızdı’ görüşünü yineleyen Taşdelen’in bu noktadaki tespiti ise ilginç: “Ama, apar topar idam edildi. Kimler olduğu tam bilinmeyen bazı kimselerin özel çabalarıyla malum acı son önlenememiştir. Belki de, halkın ona olan sevgisinden çekindiler. Bu olay, ülkemizin yakın tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Bir iktidarın siyasi hatalarının bedeli, seçimle iktidardan düşürülme olmalıdır.”
Taşdelen, ağızlık dahil bugüne kadar 9 milyar lira harcayarak koruduğu özel belgelerle çektiği fotoğrafların kopyalarını Menderes’in oğlu Aydın Menderes’e teslim edecek. Günü belli değil ama, görüşme için karşılıklı söz alındı. Belgelerin asılları ise Türk Trih Kurumu’na verilecek.
Evet, ‘genç subay’ ve Aydın Menderes’in randevusu gerçekten anlamlı. İkisinin de, aslında 15 yıl sonra ‘Menderes’ ile kucaklaşacağı anlaşılıyor.
kutu kutu kutu
YASSIADA KAVGALARI
Yassıada’da, biri intihardan 11 tutuklu çeşitli sebeplerle hayatını kaybetti. Tutuklularla görevliler arasında zaman zaman kavgalar da yaşandı. Kitapta, iki kavgaya değiniliyor. İçkili iki subayın odasından aldıkları eski bakanlardan Emin Kalafat’ı “Kaç kız iğfal ettin?” yollu sorularla güç kullanarak sorgulamaları, bunlardan biri. Olay, diğer tutukluları etkiler. Subaylar adadan uzaklaştırılır. Diğer olay ise Fatin Rüştü Zorlu ile bir subayın kavgasıdır. Sıra yüzünden çıkan kavgada taraflar, karşılıklı yumruklaşır.
Taşdelen, söz konusu üç subayın da adını vermiyor. Ancak, birinin en üst rütbeye yükseldiğini belirtmekle yetiniyor. Ardından da ekliyor: “İsimleri sonradan çıkardım. Arkadaşlarımı rencide etmek istemem. Kendisi de zaten çok yüksek rütbede öldü.”
O sırada Yassıada’da görev yapıp yükselen subaylar ise şöyle: Teoman Koman (Jandarma Genel Komutanı), Doğu Aktulga (Orgenaral), İlhami Erdil (Deniz Kuvvetleri Komutanı).
Zekai Özçınar
Aksiyon
Güncellenme Tarihi : 17.3.2016 11:15