Medya
  • 29.6.2019 22:35

Arş-ı Rahman

ARŞ-I RAHMAN

Resûl-i Ekrem Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz mübarek Mirac'ında anlatmaya devam buyurdu;
Bu hicapların cümlesini geçip yüce Arş’a ulaştım.
Allahü teâlâ Arş’ı yeşil zümrütten yaratmış.. 
Kırmızı yakuttan dört ayağı vardı.
Arşın cümle yaratılmışların sayısı kadar dili vardı; o dilleri ile sürekli tesbih okuyordu.

Arşın ayaklarının her birine bir melek yapışıp tutmuştu.
Bu 4 melek, kıyamete kadar arşın ayaklarını tutar.
Kıyamet gününde her ayağına ikişer melek yapışır ki, o zaman toplam 8 melek tutacaktır.
Arş’ı tutan meleklerin topuklarından ökçelerine kadar olan mesafe , beş yüz yıllık yoldur.
Kulaklarının yumuşağından boyunlarına varıncaya kadar olan aralık, beş yüz yıllık yoldur.
O Arş’ı taşıyan melekler; Arş’ın şa’şaasından ve nurunun ziyadeliğinden (Nurunun fazlalığından) başlarını kaldırıp yukarıya bakamazlar..
Arş’ı taşıyan meleklerden birisi insan sûretinde idi..
Bu melek; sürekli olarak insanların rızıklarının verilmesine, suçlarının af ve mağfiret olunmasına ve şefaate uğramaları için dua eder.
Onlardan bir tanesi akbaba şeklinde idi..
Bu da kuşların rızıklarının verilmesi için dua ederdi.
Onlardan birisi de arslan suretinde idi..
O da yırtıcı hayvanların rızıklarının verilmesi için dua ederdi.
Onlardan dördüncüsü ise öküz suretinde idi..
Bu da bütün hayvanatın rızıklarının verilmesi için dua ederdi.
Kürsi, yedi kat gökler ve yerler; Arş’ın yanında, sema altına asılmış bir kandil kadardır.
Arş’ın çevresinde yetmiş bin saf saf meaike, tekbir ve tehlil okuyarak tavaf ediyorlardı.
Bunların arkasında yetmiş bin saf melaike ayak üzeri durup, tekbir ve tehlil okuyorlardı.
Bunların arkasında yüz bin saf melaike sağ ellerini sol ellerinin üzerine koyup, her birisi başka bir tesbih okuyordu. 
Birinin tesbihi diğerinin tesbihine benzemiyordu.
Bu melekler ile Arş’ın arasında 70 bin hicab vardı (O 70 bin hicap olmasa Arş’ın nurundan yanarlardı)
Burada yeşil zümrütten bir inci tanesi gördüm Onun üzerinde şu satır yazıyordu;
-Lâ ilâhe illallah Muhammed’ün Resûlullah, Ebû Bekr’in is –sıddık ve Ömer ‘ül Faruk( Allah’tan başka ilah yoktur.Muhammed Allah’ın Resulüdür. Ebu Bekir Sıddîk ve Ömer’ül- Faruk)
Arş’ın Kürsi’nin kenarında, ayaklarının ve yedi kat gök kapılarının üzerinde şu yazıyordu;
- Lâ ilâhe illallah Muhammed’ün Resûlullah.
Bazısında ise şu cümle eklenmişti: Onu Ali ile teyid ettim.

Arş-ı Azim’e vardığım zaman , büyük işler gördüm.
Arş’tan ağzıma bir damla düştü. 
Öyle tatlı idi ki; ondan daha tatlı bir şey tatmadım.
O damlayı yuttuğum zaman; Yüce Hak, bana evvellerin ve ahirlerin ilmini ihsan etti... Kalbim nurlandı.
Arş’ın nuru beni sardı. 
O nura gark oldum.
O nurdan başka bir şey görmedim.
Açıldıkça , her şeyi kalbimle ve gözümle görür oldum. 
Ardımda olan şeyleri iki omuzumun arasında, önümde olan şeyleri gördüğüm gibi gördüm.
Sonra..

Bütün bunları da geçince bir hale eriştim ki; bütün sesler kesildi asla bir melek veya başkasına ait ses seda kalmadı.
Bu hale erince bana bir vahşet arız oldu.
O zamanda Ebu Bekr’in sesi gibi bir ses bana şöyle dedi;
- Dur Yâ Muhammed, Rabbin rahmet yağdırıyor.

Bu ses üzerine vahşet hali benden tamamen gitti.
Kendi kendime şöyle düşündüm; “Ebû Bekir burada ne arar? Acaba benden ileri mi geçti? 
Sonra salât ki dua manasınadır; 
RABBIM DA DUA ETMEKTEN YANA MÜNEZZEHTİR.
Bütün bu olup bitenin ve o sesin manası nedir?” diye düşündüm.
(NOT :1.. Burada bilinmesi vacib olan bir husus vardır ki o de şudur;
Resûl-ü Ekrem Nebiyy-i Efham Seyyid-i Veled-i Benî Adem Resûlullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimizin oraya gitmesi Rabbını görmek için değildir. Çünkü Yüce Hak her türlü mekandan münezzehtir.
Resûllullah Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimizin oraya gitmesi, Cümle mahlukatı temaşa edip, Yüce Allah’ın kudretine, azametine delâlet eden ayetleri görmek içindir.
Nitekim Sübhan olan Yüce Hak Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurdu; 
- Gerçekten o Rabbının ayetlerinden büyük bir kısmını gördü.. (Necm suresi 11’nci ayet mealen)
İsra Suresi’ 1. Ayeti’nde mealen şöyle buyurdu;
Her türlü noksanlıktan münezzeh olan O Allah'dır ki, kulunu (Hazreti  Peygamber Aleyhisselâmı) gece Mescid-i Harâm'dan (Mekke'den alıp) o etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya kadar götürdü; ona, âyetlerimizden (kudretimize delâlet eden acaibliklerden) gösterelim diye yaptık. Hakikat bu: O Semî'dir, her şeyi işitir, Basîr'dir, her şeyi görür. 
Bundan başka bilinmesi VACİB olan bir husus daha vardır ki; o da şudur;
Bu anlatılan şeylerde , mübalağa tevehhüm (Kuruntunuz olmasın, şüphe) olunmasın.
Çünkü Ayet-i Kerimede Alemlerin Rabbi şöyle buyurdu;
- Gerçekten o Rabbının ayetlerinden büyük bir kısmını gördü.
Bir şeyi ki, Alemlerin Rabbı; “Büyük” diye anlatır.(Onun büyük dediği şeyin büyüklüğü hayal dahi edilemez)
Peygamber efendimizin gördüklerinin ne kadar büyük şeyler olduğunu buradan anlayın.
Belki de Resûllah Efendimiz, gördüklerinin bazılarını; icmal yollu (kısaltarak, özetleyerek) aklımızın ereceği kadar beyan etmiştir. 
Çoğuna aklımız ermeyeceği için; o gördüklerini tamamını beyan etmemiştir.
Çünkü onların ne olduğu ve büyüklüklerini vasfetmek,  mümkün değildir.
Zira beşer aklı onları anlamaktan yana kusurludur. 
Bunun için de onları beyan buyurmamıştır.. Bu anlatılanlar ve anlatılacaklar böyle anlaşıla...)

(NOT 2 : Arş, Allahü tealanın makamı değildir. Allahü teala her türlü makam ve zamandan münezzehtir. 

Ehl-i sünnet âlimleri bunu şöyle açıkladı ; Bunlar hep Onun mahluklarıdır. O, mahlukları gibi değildir. Akla, vehme, hayale gelen her şeyi, O yaratmaktadır. 
Yukarıda, aşağıda, yanda değildir. Yeri yoktur. 
Her varlık, Arşın altındadır. Arş ise, Onun kudreti, kuvveti altındadır. 
O, Arşın üstündedir. Fakat bu, Arş Onu taşıyor demek değildir. 
Arş, Onun lütfu ve kudreti ile vardır. 
O, ezelde, sonsuz öncelerde nasıl ise, şimdi hep öyledir. 
Arşı yaratmadan önce nasıl idi ise, ebedi sonsuz geleceklerde de, hep öyledir
.)

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: 
Allahü teâlâ, zamanlı, mekanlı, cihetli değildir. Bir yerde, bir tarafta değildir. Zamanları, yerleri, cihetleri O yaratmıştır. Bir şey bilmeyen Onu Arşta veya gökte sanır. Arş da, Onun mahlukudur. Sonradan yaratılan bir şey, kadim olana yer olamaz. Allahü teâlâ, bildiğimiz, düşünebileceğimiz şeyler gibi değildir. Nasıl olduğu anlaşılamaz, düşünülemez. Hatıra gelen her şey yanlıştır. Allahü teâlâ, kâinatın ne içinde, ne de dışındadır. Çünkü kâinat, hayal mertebesinde yaratılmıştır. Kâinatın devamlı var görünmesi Allahü teâlânın kudreti ile oluyor. (2/67; 3/17)

DERLEYEN : METİN ÖZER

 

İLGİLİ HABERLER