Medya
  • 31.5.2006 10:26

LİVANELİ TİCARET GURURLA SUNAR : ATATÜRKÇÜLÜK

Yazarlar / Oray Eğin

Livaneli Ticaret gururla sunar: Atatürkçülük

[email protected]

 

Zülfü Livaneli. Başka ne denebilir ki? Kahve kutusunda, reçel kavanozunda, kozmetik ürünlerinde de dursa yadırganmayacak bir marka-isim. Ne kuvvetli bir tını, ne alışılmadık bir harf kombinasyonu ve nasıl da her yere oturan bir ad: Zülfü Livaneli Çilek Reçeli. Paul Newman'ın salata sosları kadar sempatik.

Hadi o salata soslarının gelirleri fakirlere gidiyor da, Zülfü Livaneli markasının ürünleri ne işe yarıyor? Burt'ün arıları, Dr. Weil'ın mantarlı kremleri, Martha Stewart'ın her şeysi, Orville Redenbacher'ın patlamış mısırları arasında tam olarak nerede, hangi demografiye, kime hitap ediyor bu marka...

Kim dinliyor onu, kim okuyor, kim ona oy veriyor - belli ki birileri var, bizim tanımadığımız, görüşmediğimiz, arkadaş olmayacağımız, yakın çevremizde göremeyeceğimiz birileri. Şarkıcının detonesinden, romancının beceriksizinden, sinemacının odaksızından hoşlanan birileri. Olmalı, yoksa nasıl ayakta kalır bu marka, bu imaj, bu kurumsal kimlik?

Acaba sırlar dünkü yazısının içinde gizli olabilir mi?

Diyor ki Livaneli 'Cuma günü yakın bir arkadaşımın evine hırsız girmiş. (...) Düşündüm ki bu işte şaşıracak bir şey yok. Türkiye artık bir suç cenneti. Evler soyuluyor, arabalar çalınıyor, kapkaç almış başını gidiyor, liseliler ise her gün birkaç kişiyi öldürüyor...'

Son derece basit olaylardan büyük sonuçlar çıkarabilme yeteneği, tümevarımdaki üstün becerisi mi acaba Zülfü Livaneli'ye hala vazgeçilmez kılan? Hayır, o kadar basit ve herkeste bulunacak bir erdem olamaz bu. Her ne kadar bir arkadaşının evine giren hırsızdan Türkiye'nin suç oranıyla ilgili çıkarım yapmak için insanın en az Livaneli kadar birikimli olması gerekse de gerçeği bir başka yazıda keşfettim ben.

28 Mayıs gününe dönelim. Livaneli'nin yazısı: 'Geçen hafta Berlin'de bulunmam gerekiyordu, kalmak için Adlon Otel'i seçtim. Çünkü Atatürk'ün bu tarihi oteli övdüğünü okumuş ve epey bir meraka kapılmıştım.'

Ancak Livaneli'nin birikimi ve kültür elçiliği Adlon Otel'i bu kadar güzel tarif edebilir. Avrupa tarihi açısından son derece önemli, 2. Dünya Savaşı'nda hastane olarak kullanılan, bir ara tamamen yok olan, Almanya'nın birleşmesinden sonra tekrar inşa edilen, koridorlarında Charlie Chaplin'in, Marlene Dietrich'in geçtiği Adlon... Şu anda Kempinski tarafından işletiliyor ve geceliği en ufak oda için 800 Euro civarlarından başlıyor.

GÖZ YAŞARTICI

Devlet adamlarının uğrak yeri, Berlin'in en güzel manzaralı ve en pahalı oteli... Düşünün, otel Doğu Sınırları'nda kaldığında bile o yoklukta şıklığını sürdürüyordu.

Ama hayır, Livaneli'nin oteli tercih etme sebebi bu değil: Sadece Atatürk kaldığı için Adlon'da. Livaneli keyfine düşkün bir konformist, lüksüne meraklı bir sosyal demokrat, 'Adlon'da kaldım' diye övünecek bir yeni-zengin falan değil ki: Ne yaptıysa Atatürk için yapan bir ülkü adamı. Çelik'in gözlerini yaşartacak kadar ulu bir gerekçe.

'Selanik'te, 'Acaba bu sokakta yürümüş müdür, acaba bu tarihi kahvede oturmuş mudur' diyerek genç Mustafa Kemal'in izni sürmeye çalışmış olan kulunuz' (kendi ifadesi) Berlin'e bu amaçla gitmiş: Adlon Otel'de 'veliaht yaveri olan zabitle aynı havayı solumayı umut ediyordu.'

Tam da bu, Livaneli'yi anlamamız için fırsat değil mi?

Meğerse bir ülkü adamıymış o. Bir çılgın Türk'müş. Cem Özer, Billur Kalkavan, Bedri Baykam çizgisinde bir ulusalcı aktivist'miş. İnsan bu uğurda Adlon'un fiyatı abartılmış oda ücretini ödemez mi?

Atatürk için kaldı Adlon'da! Tıpkı o şarkıları devrim için yaptığı, o filmleri Türk sineması kalkındırmak için çektiği, yazılarını da uyarmak için yazdığı gibi: 'Yıllarda bağıran bizler yine uyarmaya devam edeceğiz!' Yine kendi satırları.

İLGİLİ HABERLER