Medya
  • 31.3.2002 00:12

NURİYE AKMAN, DİYANET İŞLERİ BAŞKANI YILMAZ’I SALINCAĞA BİNDİRDİ...

KAYNAK : Haber Vitrini Gazeteci Nuriye Akman, Zaman Gazetesindeki köşesine bu hafta Diyanet İşleri Başkanı Mehmut Nuri Yılmaz’ı konuk etti. Din, politika ve aşk gibi konularda Yılmaz’a sorularıyla zor anlar yaşatan Akman istediği cevapları alamadı ama, salıncağa bindirerek fotoğraf çektirmeyi başardı... İşte Akman’ın Yılmaz’la yaptığı ropörtaj: M. Nuri Yılmaz: Milli Güvenlik Kurulu’nu üç defa ziyaret ettim Diyanet İşleri Başkanı Yılmaz, MGK'yı üç defa ziyaret ettiğini, askerlerin dinin siyaset aracı olarak kullanılması konusunda hassas olduklarını söyledi. Diyanet İşleri Başkanı M. Nuri Yılmaz, iyi komşuluk ilişkisinde bulundukları Milli Güvenlik Kurulu (MGK) binasını üç defa ziyaret ettiğini söyledi. Ziyaretlerin yararlı geçtiğini ifade eden Yılmaz, askerlerin iki konuda hassas olduklarını kaydetti: Din, ticaret aracı olmaz. Din, siyaset aracı olarak kullanılamaz. Emekli bir kurmay albayı kendisine müşavir olarak aldığını belirten Nuri Yılmaz, müşavirin imamlara seminerlerde milli güvenlikle ilgili konuları anlattığını söyledi. Nuriye Akman’ın konuğu olan Diyanet İşleri Başkanı, kritik sorularda çekinceli davrandı. Yılmaz, imam hatip liselerindeki başörtüsü konusuna girmek istemedi. “Anayasa ile Kur’an arasında bir çatışma olup olmadığı” sorusu için “Bana sorma.” dedi. 13 yaşındaki kızlara kelepçe vurulmasıyla ilgili olarak da “O benim dışımda.” cevabını verdi. Yılmaz, bunca yıldır görevde kalmasını ise, siyaset üstü davranması ve sabırlı olmasına bağladı. Mehmet Nuri Yılmaz’la daha önce, biri hacda iki söyleşi yapmama rağmen iç dünyasını çok tanımıyordum. Bunu 13 yaşındaki imam hatipli kız öğrencilerin bileklerine kelepçe vurulduğunda farkettim. Birden kelepçenin onun kalbindeki yansımalarını merak ettim. Ayrıca onu, bir eş, bir baba olarak tanırsam, devletin bu en kritik makamlarından birini on yıldır korumasının sırrını da anlarım diye düşündüm. Belki, sistemden kaynaklanan sorunların daha az acıyla yaşanmasına yardımcı olacak farklı bir perspektif yakalayabilirdik. Ama Başkan söyleşiyi evinde yapmak istemedi. Diyanet’in MGK binasının tam karşısındaki yeni binasına gittim. Burası Kocatepe Camii’nin bitişiğindeki eski binaya oranla adeta küçük bir saray. Mermer, ahşap ve ışık cömertçe kullanılmış. Başkan’ın dört oturma takımını barındıracak büyüklükteki odası, yapma çiçekler, gümüş ve sırmalı cam objelerle süslenmiş. Kısaca “arabesk” diyebileceğim bir stil. Ama duvarlardaki tablolarını beğendim. Başkanı, hayatın içinde, çimenlere oturmuş, eşofmanlarla koşarken, Kuğulu Park’ta kuşlara yem atarken, simitçiyle, baloncuyla görüntülemek istedim. O ise kalabalığa girmekten çekindi. Odadaki misafirlerden bir bey, Gerede yakınlarındaki Kaya Oteli’ne gitmeyi önerdi. Orada doğayla baş başa olabilecek, ayrıca o tesislerde kaz da yiyebilecek, telefon trafiğinden uzak söyleşebilecektik. İstediğim fotoğrafı alabilmek kadar, daha önce hiç yemediğim kaz eti de beni cezbetmişti. Nitekim, bu huzurlu tesiste Başkan’la çimenlere oturduk, güneşi yolcu etmeden önce, gözlerimizi göle gömdük. Çay içtik, sohbet ettik. Başkan hatırımı kırmayıp salıncakta da poz verdi. Foto muhabiri arkadaşım Ali Ünal harikalar yarattı. Kaz yoktu o gün ancak kaz gelecek bu yerde balık esirgenmedi. Olağanüstü güzellikte bir balık tabağı ile tıka basa doyduk. Ve söyleşiye başladık. Çocukluk anılarına ayırdığım ilk sorulara aldığım isteksiz yanıtlar söyleşinin zor geçeceğinin işaretiydi. O bir insan; çalınması en zor enstrüman yani. O yüzden ses çıkartamadığım tellere üzülmektense, ses çıkartabileceğim başka tellere dokunmayı seçtim. Ancak iki kaset dolusu konuşma nasıl başladıysa öyle gitti. Başkan, duygu ve düşüncelerini söyleyemiyordu. Ama tek bir konuda değil, hiçbir konuda konuşamadı. Kazın ayağı zannedildiği gibi değildi. Ben Başkan’ın, Erzurum’un Tekman ilçesi , Gökoğlan köyünden, Karbaşi aşiretinden olduğunu zannediyordum. Başkan, Erzurum’un içinden olduğunu, o köydeki arazilerin daha sonra ellerinden çıktığını söyledi. Babası, celepti. Koyun alıyor, vagonlarla Ankara’ ya, Nevşehir’e götürüyor, mezbahalara satıyordu. Yılmaz, ilkokulu dışardan bitirmişti. Kur’an öğrenmeye önce Taş Mescid Mahallesi çocuklarının gittiği yaşlı bir bayan hocadan başlamıştı. Fatma adındaki bu yarık dudaklı kadının uzun bir sopası vardı, “Az sağa sola baktığınızda hemen başınıza indiriyordu”. Küçük Mehmet Nuri, korkudan devam edemedi ve mahallenin imamı Cemal Hoca’ya gitti. Daha sonra öğrenimi için Kurşunlu medreselerine geçti. O günlerde öğrenci yetiştiren üç büyük hocadan biri olan, Sakıp Efendi’nin derslerine devam etti. Erzurum İlahiyat’ı bitiren ve Ankara İlahiyat’ta master yapan Başkan’la söyleşimizin içeriği zayıf. Bu metin, büyük fedakarlıklarla ortaya çıktı. Dün de söylediğim gibi, bazen söyleşiyi güçlü kılan, içinin boş olmasıdır. Bu seferlik tek söyleyeceğim budur. Mehmet Nuri Yılmaz: Aşk mı kaldı bizde... Kendinizi bir din alimi sayar mısınız? Bu konulara girmeyelim. İlahiyatta mezuniyet teziniz neydi? ”Kur’an’da darb–ı meseller”. Mastırı da tefsirde yaptık. Sonra Azerbaycan’dan doktora geldi. Fahri doktora mı? Yok, gerçek doktora ama ben devam etmedim. O zaman nasıl gerçek oluyor? Benim yazdığım kitapları inceleyip ona göre bir doktora verdiler. En önemli eseriniz ne? İçtihat üzerine bir kitap yayınlamıştım; ama çok eski, herhalde mevcudu kalmadı. Karınıza âşık mısınız? Bırak şimdi bunları, aşk mı kaldı bizde? Eşinizle ortak bir zevkiniz var mı, sinemaya gitmek, kıra çıkmak gibi? Zaman bulamıyorum. Cumartesi bile çalışıyoruz. Yurt dışına filan gidiyoruz, hacca gittiğimiz oluyor, onun dışında fazla bir şeyimiz yok. Neden hiçbir kabulde, sosyal olayda eşinizle sizi yan yana görmüyoruz? Ben de pek katılmıyorum. Bürokrat eşleri tesettürlüyse bazı sıkıntılar oluyor. Böyle bir sıkıntı mı sizinki? Onları karıştırma! 5 çocuğunuz var, üçü oğlan, ikisi kız. Oğlanlardan biri Kadir Has Üniversitesi’nde okuyor, öbürü de Keçiören Belediyesi’nde. Ya bırak şimdi bunları. Fikrî şeyleri konuşalım. Hay hay. İmam hatipli ve üniversiteli kızların sorunlarını konuşalım. Onlara “Başınızı açın, okullarınızı bitirin” gibi net bir mesajınız olabilir mi? Bu soruyu da geçelim. Kızlarınızı konuşmadık. Birisi Açık Öğretim’deydi, evlendi. Diğeri evde. Birisi tesettürlü, diğeri değil? Bırakalım bu soruları! Futbol konuşalım o zaman. Maça gittiniz mi hiç? Şimdi gitmiyorum, eskiden giderdim. İnternet kullanımınız nasıl? Valla biz daha ziyade dairede işte... Evde de var da zaman bulamıyorum. Bizim adamlar gidip getiriyorlar. Bir müzik aleti çaldınız mı? Hayır. Ya fikrî şeylere girelim! Giriyoruz ama olmuyor. Yeni binanız, MGK ile karşı karşıya. Komşuluk yapıyor musunuz? İhtiyaç duyuldukça gidip geliyoruz. Buraya geldikten sonra üç defa ziyaret ettim. Ziyaretiniz işe yaradı mı? Yarıyor tabii, yaramaz olur mu? Askerler size en çok ne soruyor? Askerin üzerinde durduğu iki husus var: Din, ticaret aracı olmaz. Din, siyaset aracı olarak kullanılmaz. Bir elinizde Kur’an, bir elinizde Anayasa. Vatandaşları kanunları saymaya davet etmek kadar, devleti de dine davet etmek gibi bir göreviniz var mı? Bu ülkenin kutsal kitabı Kur’an. Öbür tarafta da TC’nin anayasası var. İkisini karşı karşıya getirmemek lazım. Aralarında hiç çatışma olmadı mı? Çatışma oldu mu olmadı mı diye bir soru sorma. Kuran’ın en fazla yeniden yorumlanmaya ihtiyaç duyulan ayeti hangisi sizce? Kur’an’ın başından sonuna kadar yeni tefsirinin yapılması lazım. Niye yapmıyorsunuz? Bizim yaptığımız devam ediyor. İki cildi bitti, üçüncü cilt çıkmak üzere. Hangi ayetleri yeniden yorumladınız ve hangi sonuca vardınız? Basıldığında görürsünüz. Şimdi şu ayet bu ayet diyemem. Öğrendiğime göre Tefsir Komisyonu’nu lağvetmişsiniz. Kendi kendilerine lağvettiler. Ciddi bir sebep de yoktu. Yani bizim bir an önce bunu bitirmemiz gerekiyordu. Yavaş mesafe alınıyordu, baktık ki yürümüyor... Halbuki biz her türlü fedakârlığa hazırdık. Olmadı. İhmal de söz konusu tabii. Birileri tekere çomak mı sokuyor? Evet, herhalde böyle bir şey. Siz niye hakim olamıyorsunuz olaya? Komisyonu lağvettik işte. Ha, siz lağvettiniz! Şimdi Din İşleri Yüksek Kurulu gözetiminde yeni bir komisyon oluşturacağız. Örnek fasikül hazırlandı, ilahiyat fakültelerine gönderildi, görüşleri alındı. Bütün siparişler verildi. Yeni bir heyetle hızlı şekilde hayata geçecek. Hani kadın sorunlarıyla ilgili bir birim kurulacaktı. O niye kurulmadı? Çalışmalar tamamlandı. Başında bir ilahiyatçı kadın/ onun dışında bir psikolog kadın daha olacak. Uzmanlarımızın hepsini harekete geçirecek bir masa. Kadın masası, tesettürlü üniversiteli kızlara ne diyecek? Başörtüsü meselesi bizim konumuz değil. Bu kadınların yapacağı en önemli iş, kadınları dinî yönden aydınlatma olacak. İyi işte, aydınlatsın kızları Bu, Din İşleri Yüksek Kurulu’nun meselesi. Siz de Diyanet İşleri Başkanı’sınız. Tamam da yani o soru Din İşleri Yüksek Kurulu’na tevcih edilmeli. Aynı durumda kızınız olsaydı bir baba olarak ne derdiniz? Her gelen gazeteci bunları soruyor. Ben bu meseleye girmek istemiyorum. O zaman MGK’nın imamlara sertifika verdiğini iddia eden haberleri konuşalım. İmamlara dinin bütünleştirici bir unsur olduğu anlatılıyormuş kurslarda. Bunu imamlar zaten biliyordur. Tersine imamların, bilmeyenlere bu gerçeği anlatması gerekmez mi? Bu haberler doğru değil. Bu hizmetiçi eğitim programlarını biz yıllardır sürdürüyoruz. Türkiye’nin güvenliği, dostu düşmanı, stratejik durumu, görgü kuralları gibi bilgileri veriyoruz. Müşavirim, emekli Kurmay Albay Oğuz Kalelioğlu, milli güvenlikle ilgili konuları anlatıyor. Sertifikayı da biz veriyoruz. Dinle ilgili konular siviller ve askerler arasında hep gerilimli oldu. 10 yıldır başkansınız. Gerilimi azaltacak, askerleri ikna edecek sıkı bir proje, yaşanabilir bir din modelini neden sunamıyorsunuz? İşte projeler üretiyoruz. Yaptığımız her projeyi basına intikal ettirmiyoruz tabii. Niye Diyanet’ten daha fazla başkalarının sesi çıkıyor? Yok öyle bir şey. Vatandaşın bir sıkıntısı yok. Din–devlet ilişkisinde bazı insanların meydana getirdiği sıkıntı var. Bunlara pek girmek istemiyorum. Peki ama o zaman girecek bir şey kalmıyor. İmam hatip sorununun çözümüne dair bir fikriniz var mı? Bunu Milli Eğitim’le görüşün. Yetkimiz yok, yani onların sahasına giremiyoruz. İmam hatiplilerin devlet idaresinde yer almaları sakıncalı mı, değil mi size göre? Bilmediğim konu hakkında bir şey söylemek istemiyorum. 13 yaşındaki kızlara kelepçe vurulmasına ne diyorsunuz? O benim dışımda. Bize kendi kurumumuzla ilgili soru sorun. O çocuklar psikolojik tedavi görürken nasıl “benim dışımda” dersiniz? Benim yetki alanım dışında demek istiyorum. Peki hani İslam rönesansı başlayacaktı? Türkiye bunun önderi olacaktı. Hangi engeller çıkıyor karşınıza? Onu da sonraya bırak. Diyanet İşleri Başkanı olmak ne zor. Hem alim, hem bürokrat olacaksınız, hem içerdeki 90 bin insanı idare edeceksiniz, hem devletle çatışmayacaksınız, sabırlı olacaksınız. Bir defa siyaset üstü olmak gerek. Şu ana kadar hiçbir siyasi emele hizmet etmedim. Tabii sabır istiyor. Yerine göre rahmetli yerine göre şiddetli olacak; ama zulmetmeyeceksiniz. Din görevlilerimizin siyasetin dışında kalmasına azami gayret gösterdim. Kur’an “İyiliği emredin kötülükten men edin.” diyor. Bizim görevimiz de budur. İyiliği emretme, kötülüğü menetme konusunda manevra kabiliyetiniz var mı? Müeyyide uygulayacak bir müessese değiliz, bazıları bizden zabıta görevi bekliyor. Bu makamın belirli bir süresi yok. Siyasiler alıncaya kadar görevde kalınıyor. Bunun atalet içine girmek gibi bir sakıncası var mı sizce? Ben hiç atalet içine girmedim. Bir şeyler yapmak için çırpınıyorum. Yapacağım birkaç iş var. Rönesans dediğimiz şey için bir Stratejik Araştırma Merkezi düşünüyorum. İslam dünyasıyla irtibat kurabilecek, araştırmalar yapabilecek bir merkez. Adı askeriyeyi çağrıştırıyor. Neden strateji? Strateji tabiri yerine oturuyor çünkü. Ama Diyanet Araştırma Merkezi de diyebiliriz. İslam dünyasıyla ayrı yaşayarak bir çok şeyimizi kaybettik. Bir aydınlanma başlayacaksa bütün İslam dünyasıyla bir bütünleşme olmalı. En acil konu adı olarak neyi verirsiniz? Kur’an’ın mesajlarını iyi anlayabilmek. Metinden ziyade ruha bağlılık. İki; bir ihya hareketinden söz edilmiş, bu herkesin keyfine göre olmaz. İlmî esaslara bağlamak lazım. Hayatla ilgili meseleler var, mesela sigorta caiz midir vs. Dinle hayat çatışırsa huzursuzluk olur. Dinle hayatı bir uyum içinde yürütmenin yollarını arayalım. Ben de zaten yaşanabilir bir din modeli neden sunulamıyor diye soruyorum? Egemenlik Allah’ındır diyerek insanların kanun çıkaramayacağını söyleyenler var. Burada fizikî egemenlikle metafizik hakimiyet birbirine karıştırılıyor. Bu ayrılacak işte. Devletin sistemindeki bazı problemler çözülmeden, Diyanet bir rönesans hareketi başlatabilir mi? Bu rönesansı biz diğer ilim adamlarıyla birlikte yapacağız. Stratejik Araştırma Merkezi kurmamızın sebebi bu işte. Başkanım, cuma günleri okunan hutbelere baktım, hiç kaliteli bulmadım. Bayramları da sayarsak yılda 54 kez hutbe veriliyor. Neden acaba insanların aklında kalacak, kalbinde yer edecek, reklam sloganı gibi 54 tane şık, sıcak, akıllı cümle yok? Hutbeler fazla uzatmadan vatandaşın anlayabileceği şekilde hazırlanıyor. MGK’dan, hutbelerde şunları işleyin gibi fikirler geliyor mu? Hayır.. Hutbe komisyonu var. Bir yıllık program hazırlanır bizde. Albay danışmanınızın katkısı oluyor mu? Albay işlere karışmıyor. Ben kendim aldım onu da hiç kimse tavsiye etmedi. Kabiliyetli bir insandır. Emekli olunca birden aklıma onu işe almak geldi. Oğlunuzla başkanlık şoförleri ve korumalar arasında, araba yıkama meselesi yüzünden bir kavga olmuş. Sonra tayini çıkmış o insanların. Nedir o olay? Yok öyle bir şey. Yani önemli bir mesele değil, barıştılar gitti. Sen de hep ters şeylere giriyorsun. Sevgili Başkanım; geçmişinizi, özel hayatınızı, ailenizi, hobilerinizi soruyorum söylemiyorsunuz. Hizmetlerden konuşalım diyorum, “O benim konum değil, bu benim konum değil” diyorsunuz. Ben daha ne sorayım size. Hiç spor yapıyor musunuz? Evde kültür fizik yapıyorum.(Zaman)

İLGİLİ HABERLER