Gündem
  • 19.1.2006 10:15

AĞCA GİBİ KATİLLERİ KORUYANLAR HEP ÖNEMLİ GÖREVLERE GETİRİLDİ!

CAN DÜNDAR'IN YAZI DİZİSİ:
Ortak adres Nevşehir

Çatlı, Çelik, Özbey, Şener ve Ağca... Bu 5 isim, yakın tarihin paslı kilidini açacak 5 anahtardı aslında... Ancak bir arada kullanıldıklarında işe yarayan 5 kanlı anahtar. İpekçi cinayetinde bütün ipuçları gelip bu 5 kişide toplandı


GİRİŞ
Sürekli yeni bölümleri çekilen bayat bir korku filmi gibi... Hep aynı adamların yeni maceralarını izliyoruz aslında...
Ancak kitlesel hafıza öyle zayıf ki, her gelen yeni kuşak aynı filmi yeniymiş gibi izliyor.
Bu yazı dizisi, sırf bu nedenle kaleme alındı.
Abdi İpekçi öldürüldüğünde doğanlar bugün 26 yaşındalar. Ağca'yı belki daha çok "Papa'yı vuran adam" olarak hatırlıyorlar.
Neden serbest bırakıldığında Nevşehir'de Abdullah Çatlı'nın mezarına gideceği tahminiyle basının oraya yığıldığına akıl erdiremiyorlar belki...
Ağca'yı özgürlüğüne kavuşturan yargı kararını yeni bir "kıyak" sanıyorlar.
Bunun son çeyrek asırdır her aşamada devreye giren "resmi bir koruma kalkanı" olduğunu bilmiyor ya da unutuyorlar.
Bu korku filmini her seferinde yeni baştan yaşamak istemiyorsak, "Kötü adamlar kahraman, kahramanlar kötü adam gibi gösterilmesin" diyorsak, arşivimizi paha biçilmez bir miras gibi yeni kuşaklara aktarmalı, toplumsal hafızayı sürekli diri tutmalıyız.
Susurluk skandalı patladığında bir televizyon programında Celal Kazdağlı ile birlikte Erbil Tuşalp'in danışmanlığında açmıştık İpekçi dosyasını ilk kez...
Bu dizide o dosyanın kapağını tekrar aralayacak ve filmin yeni bölümünde eskilerden izler arayacağız.

Çağrı
"Yaşamlarını bu rejim içinde sürdürmek isteyenler, rejimi terörizme karşı savunmakta birleşmelidirler. Terörizme karşı olan, olması gereken partiler, aralarında bir dayanışmanın, bir uzlaşmanın koşullarını daha fazla geciktirmeden oluşturmalıdır. Olağanüstü yönetim biçimlerine yönelmek, teröristlerin oyununa gelmek olacaktır. Toplum ve sorumlu kurumlar, buna meydan vermeden, demokrasiyi tatil ve tadil etme durumuna düşmeden bu işin içinden çıkmalı, çıkabilmelidir. Bu çılgınlığa bir son vermek gerek."
<ı>Abdi İpekçi 13 Temmuz 1978

Milliyet'in Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı Abdi İpekçi, bu satırları yazdıktan 6 ay sonra yazısında söz ettiği terörün kurbanı oldu. Ankara'da Başbakan Bülent Ecevit'le bir görüşme yaptıktan sonra İstanbul'a dönmüş, gazeteye uğramış ve evine doğru yola çıkmıştı. Nişantaşı'nda, eve 300 metre kala arabası yavaşladığında sağ camda beliren bir karaltı zamanı durdurdu.
Ve İpekçi'yi vurdu.
Suikastçı, 20 yaşındaki Mehmet Ali Ağca'ydı.
5 ay sonra yakalandığında suikastı tek başına düşünüp gerçekleştirdiğini söyledi. Suç ortaklarını gizledi. Ancak soruşturma ilerledikçe Ağca'nın gizlemeye çalıştığı isimler birer ikişer ortaya çıkarıldı. Bütün ipuçları gelip 5 kişide toplanıyordu:

Birçok eylem
Tetiği çeken Mehmet Ali Ağca...
Ağca'nın evinde saklandığı ve "Türkiye'deki liderimiz" dediği Abdullah Çatlı...
Suikastın yönlendiricisi olduğu ileri sürülen Oral Çelik...
Ağca'nın asıl suikastçı olduğunu söylediği Yalçın Özbey...
Ve İpekçi'yi öldürmek için Ağca'yı azmettiren Mehmet Şener...
12 Eylül'e giden yolun en büyük suikastında bir araya gelen bu 5 isim, o günden sonra pek çok eylemde yeniden buluştu.
Pek çok dava dosyasında, tanık ifadelerinde ve nihayet Susurluk skandalında yine aynı 5 ülkücünün adı yan yana yer aldı.
Bu 5 isim, yakın tarihin paslı kilidini açacak 5 anahtardı aslında...
Ancak bir arada kullanıldıklarında işe yarayan 5 kanlı anahtar...

Ortak noktaları
İpekçi suikastında ortaya çıkan ilişkiler ağının ilerde nasıl ve hangi olaylarda sürdüğünü incelemeden önce bu 5 ismin mazisindeki ortak özelliklere bakalım:
Bir defa 5'i de ülkücü...
Ağca, ilk ifadesinde, suikasttan sonra doğruca Aksaray'daki MHP il binasına giderek silahı Mehmet Şener'e verdiğini söyledi. Nitekim Abdullah Çatlı'ya Oral Çelik'e ve son olarak Mehmet Ali Ağca'ya da ülkücüler sahip çıktı.
Bir başka ilginç unsur ise Abdullah Çatlı dışındaki 4'lünün Malatya bağlantılı oluşu...
Ağca, Şener ve Çelik Malatyalı...
Yalçın Özbey de liseyi Malatya'da, Ağca ile aynı okulda okudu. İpekçi suikastından 15 gün önce Malatya Ziraat Bankası'ndaki bir hesaba Ağca adına 100 bin lira yatırıldı. Bu paranın yarısı suikasttan 5 gün sonra çekildi. Parayı kimin yatırdığı, kimin çektiği anlaşılamadı ama Ağca, cinayetten sonra Malatya'ya gittiğini söylemişti.

Nevşehir bağlantısı
5'liyi birleştiren bir başka ortak adres ise Nevşehir... Ağca dosyasında Malatya'dan başlayan bütün yollar Nevşehir'e çıkıyor.
Abdullah Çatlı, Nevşehir doğumlu...
İkinci Başkanı olduğu Ülkü Yolu Derneği'nin Genel Merkezi'ni de Nevşehir'e taşımış. Halen Nevşehir mezarlığında yatıyor.
Ağca, Kartal askeri cezaevinden kaçırıldıktan sonra Oral Çelik tarafından Ankara üzerinden Nevşehir'e götürüldü.
80 öncesinin silahlı eylemlerinde katliam sanığı olarak mahkûm olan Haluk Kırcı ve Ömer Ay da Nevşehir nüfusuna kayıtlı...
Asıl önemlisi: İpekçi cinayetinde adı geçen 5 ülkücüden 4'ünün pasaportu da "Nevşehir Emniyet Müdürlüğü" damgasını taşıyor.

Nevşehir Emniyeti'ndeki sürpriz isim
İpekçi'nin ardından ayrıntılı bir inceleme yapan ve bulgularını 1982 yılı sonunda Cumhuriyet gazetesinde yazan Uğur Mumcu, "Ağca Dosyası"nda Nevşehir'in önemini şöyle anlatıyordu:
"Ağca'ya pasaport veren yer Nevşehir Emniyet'i... İpekçi cinayetinin planlayıcılarından Mehmet Şener'e pasaport veren yer de aynı: Nevşehir Emniyet'i... Ağca'nın arkadaşı Ömer Ay'ın sahte pasaportu da Nevşehir Emniyeti'nden sağlanmış. Ömer Bağcı'ya pasaport veren yer? Orası da Nevşehir Emniyet'i... Ya Abdullah Çatlı'ya..? Yine Nevşehir Emniyet'i...
Peki kim bunların Nevşehir Emniyet'indeki bağlantıları? Kim...? Kim...? Kim...?" Uğur Mumcu bu sorunun yanıtını bulamadan öldürüldü. Ancak yıllar sonra Susurluk skandalı patladığında ilginç bir ayrıntı ortaya çıktı.
Bir sünnet düğününde çekilen fotoğrafta, o dönem Kırmızı Bülten'le aranmakta olan Abdullah Çatlı, Özel Harekât Dairesi Başkan Vekili İbrahim Şahin'le karşılıklı göbek atıyordu.
Sonradan Susurluk davasında "çete oluşturmak"tan yargılanan Şahin, Meclis Susurluk Komisyonu'na verdiği ifadede özgeçmişini anlatırken başta önemsiz görünen şu bilgiyi verdi:
"12 Eylül'den önce, 1982'ye kadar Nevşehir Emniyet Müdürlüğü'nde çalıştım." Şahin o dönem 20'li yaşlarında bir komiserdi.
Mehmet Ali Ağca ile Abdullah Çatlı'nın birbirine çok yakın tarihlerde sahte pasaport aldıkları Nevşehir Emniyet Müdürlüğündeki görevinden 15 yıl sonra aynı Çatlı'yla göbek atarken belgelenecek ve yine Çatlı'nın adının karıştığı çete davasında 1 numaralı sanık olacaktı.
Yeri gelmişken Şahin'in Nevşehir'deki görevinden sonra Özel Tim'in kurucuları arasında yer aldığını, Genelkurmay'ın Özel Harekât Dairesi'nde çalıştığını, Almanya'da komando ve Amerika'da anti-terör kursları gördüğünü, Susurluk davasından tahliye edildiğinde hapishane kapısında yine ülkücülerce karşılandığını da hatırlatalım.
Papa suikastından sonra Mehmet Ali Ağca'nın yurtdışında olduğu anlaşılınca herkes Ağca'nın nasıl pasaport alabildiğini merak etti.
Emniyet Genel Müdürlüğü'nün araştırmasında pasaportun Abdullah Çatlı tarafından Nevşehir Emniyet'inden aldığı belirtiliyordu.
İşte o günlerde ancak filmlerde rastlanabilecek bir gelişme oldu: Nevşehir Emniyeti'nde bir yangın çıktı. Hem de pasaport bölümünde...
Bütün kayıtlar o yangında kül olup gitti.

Çatlı, Ağca'yı anlatıyor:
'Yakalanmaması için elimden geleni yaptım'
"Ağca'ya babasının bile yapmayacağı iyilikleri yaptık. Ben cezaevinden kaçıp yanıma geldiği güne kadar onu tanımıyordum. Kaçtığında evime aldım, sakladım. Daha sonra nazımızın geçtiği pek çok arkadaştan yardım alarak yakalanmaması için elimden geleni yaptım. Biz yurtdışına çıktıktan sonra da yanıma aldım. Dışarıdaki teşkilatlar korktukları için yardımcı olmaktan kaçınıyorlardı. Zor şartlar altındayken bile cebimdeki parayı onunla bölüştüm. Fakat o, yaşadığımız zor hayata ayak uyduramıyordu. Sürekli huzursuzluk çıkarıyordu. Huzursuzluğu bitmeyince yanımızdan ayrıldı ve gitti." (Haluk Kırcı'nın hatıralarından)

Bülent Ecevit haykırıyordu:
'Beni de vurun kalleşler'

Nevşehir'e gitmişken, 12 Eylül öncesi şehirde yaşananlara da bir göz atalım:
1980'in haziran ayında CHP Nevşehir İl Başkanı avukat Zeki Tekinel ile bir arkadaşı 3 ülkücü tarafından öldürüldü. CHP il yetkililerine göre; saldırganlar Abdullah Çatlı'nın girişimiyle açılan Ülkü Yolu Derneği'ne doğru kaçmışlardı. Bu yüzden Tekinel'in Nevşehir'deki cenazesinde "Kahrolsun faşizm " sloganları atıldı. Cenazeye CHP lideri Ecevit ve 100 CHP'li milletvekili gelmişti.
Ecevit konuşmasını yaparken cenazeye katılanların üzerine yine Ülkü Yolu Derneği'nin bulunduğu sokaktaki bir inşaattan yaylım ateşi açıldı.
Kurşunlar Ecevit'in başını sıyırarak taşımakta olduğu tabuta saplandı. Ecevit heyecanla haykırmaya başladı:
"Vurun, beni de vurun kalleşler...!"
Kurşunlar, 5'i CHP milletvekili, 7 kişiyi yaralamıştı.
Ecevit, Başbakan Demirel'i arayarak, "Nevşehir'de devletin olmadığını" söyledi ve Kayseri'den askeri birlik gelinceye kadar da şehirden ayrılmadı.
Basın ertesi gün olayı, "Ecevit'e suikast" diye verecekti.
Peki Zeki Tekinel'in öldürülmesi davasında ömür boyu hapse mahkûm olan ülkücü kimdi? Ömer Ay... Papa davasında Ağca'nın yanında bulunduğu öne sürülen Ömer Ay da Nevşehir Emniyet Müdürlüğü'nden pasaportluydu.
Şimdi pasaport numaralarına dikkat:
Ağca'nınki: 136 635 Ay'ınki: 136 636

Okuma listesi
"Ağca Dosyası", Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, 1982
"Saklı Devletin Güncesi", Uğur Mumcu, Um:ag, 1997
"Reis", Soner Yalçın-Doğan Yurdakul, Öteki,1997
"Ergenekon", Can Dündar-Celal Kazdağlı, İmge, 1997
Karşı anılar:
"Babam Çatlı", Gökçen Çatlı, Timaş, 2000
"Zamanı Süzerken", Haluk Kırcı, Burak, 1998

Koruma kalkanı hep devredeydi


Dikkatli bir inceleme, son 30 yıldır her terör olayında hep aynı isimleri çıkarıyor karşımıza. Her seferinde kurtuluyorlar, kurtaranlar yıllar sonra önemli görevlere getiriliyor. Bu utanç sayfası bir türlü kapatılamıyor...


<ı>5 kanlı anahtar / 2

"Sağcıların solcuları ve solcuların da sağcıları, hem de birbirlerini öldürmeleriyle yetinmeyip şimdi topluluklara karşı hedef gözetmeksizin öldürücü sabotajlara kalkışmalarıyla terörizm yeni bir aşamaya gelmiştir. Amaçları, hükümeti devirmek, rejimi yıkmaktır. İstedikleriyse toplumda panik ve umutsuzluk yaratmaktır."
<ı>Abdi İpekçi

Abdi İpekçi bu yazıyı 3 Ekim 1978'de yazdı. O yıl gerçekten de terör yeni bir aşamaya gelmişti. 16 Mart'ta İstanbul Üniversitesi'nde sol görüşlü 100 kadar öğrencinin üzerine bomba atıldı. 7 öğrenci öldü, 47 öğrenci yaralandı.
Olayda kullanılan bombanın Ülkü Ocakları Derneği Şube Başkanı Abdullah Çatlı tarafından İstanbul'a getirildiği mahkeme tutanaklarına geçti. Olay anında kısa boylu esmer bir genç bombayı atmış, 4 kişi de panik içinde kaçan öğrencilere ateş açmıştı. Polis kaçan bu saldırganların peşine düştü. O anda bir komiser muavini "Geri dönün" emrini verdi.
Döndüler. Katiller yakalanamadı.
Katliamdan 18 yıl sonra Susurluk skandalı patladı. Kazada ölen Abdullah Çatlı'nın telefon kayıtları incelendi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde bir şube müdürüyle 5 kez görüştüğü ortaya çıktı.
Terörle mücadele şubesinin başındaki o müdür, 16 Mart'ta katillerin peşinden koşan polislere "Durun" dediği söylenen komiser muaviniydi:
Reşat Altay...

'Öldürmüşse de beraat'
16 Mart katliamından 8 gün sonra Ankara Cumhuriyet Savcı yardımcısı Doğan Öz öldürüldü.
Öz, kontrgerillayla ilgili dava açma hazırlığındaydı. "Yaygınlaşan şiddet olaylarının, faşist bir düzen getirmek isteyen kontrgerilla gibi gizli örgütlerce yönlendirildiğini" belirten raporunu Başbakan Ecevit'e iletmişti. Raporu yazdıktan 2 ay sonra raporda sözünü ettiği örgütlerin hedefi oldu.
Öz'ün cinayet sanığı İbrahim Çiftçi idama mahkûm oldu. Ama avukatı Can Özbay mahkemeye verdiği bir dilekçede müvekkilinin Milli Savunma Bakanlığı'nda dosyası olduğunu belirtince idam kararı Askeri Yargıtay'da tam 4 kez bozuldu. Sonunda idamı veren askeri mahkeme "Sanığın Öz'ü öldürdüğü sabit görüldüğü halde Askeri Yargıtay'ın kararına direnilemeyeceğinden Çiftçi'nin beraatine" karar verdi.
Çiftçi, sonradan MHP Genel Başkanlığı'na aday oldu.
Avukatı Can Özbay ise Mehmet Ali Ağca'nın avukatlığını üstlendi.
Yine 1978'deyiz. 11 Temmuz 1978'de Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi öğretim üyesi Doç. Dr. Bedrettin Cömert öldürüldü.
Avrupa Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu eski Başkanı Lokman Kondakçı, İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'e cinayet emrini dönemin Ülkücü Gençlik Derneği başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun verdiğini, onun üzerinde de Ramiz Ongun'un yer aldığını söyledi.
Cinayetin azmettiricisi sıfatıyla Abdullah Çatlı hakkında tutuklama kararı çıkarıldı.
Polisin belirlediği saldırganlardan Rıfat Yıldırım Almanya'da uyuşturucu kaçakçılığından yakalandı, ancak serbest bırakıldı. Dava "garantiye alınınca" Türkiye'ye iade edildi ve mahkemede "delil yetersizliğinden" beraat etti. Diğer saldırgan Üzeyir Bayraklı ise 1992'de öldürüldü. Abdullah Çatlı ve Muhsin Yazıcıoğlu'nun katıldığı bir cenazeyle gömüldü.
Uğur Mumcu'ya göre Rıfat Yıldırım'la Ağca'ya pasaport sağlayanlar, aynı kişilerdi. Yıllar sonra Yazıcıoğlu BBP Genel Başkanı oldu. Ramiz Ongun MHP Genel Başkan adayı, Kondakçı DYP il Başkanı...
Cömert'in kardeşi Faruk Cömert ise halen Hava Kuvvetleri Komutanı...

"Yanlışlıkla tahliye"
Bitmedi.
10 Ağustos'ta Balgat'ta solcuların gittiği bir kahve tarandı. 5 kişi öldü. Olayla ilgili olarak yakalanan Mustafa Pehlivanoğlu askeri savcılığa eylemi Abdullah Çatlı'nın emriyle gerçekleştirdiğini, silahı da ondan aldığını söyledi. İpekçi'nin girişte kullandığımız yazısının yayımlanmasından 5 gün sonra 1978'in en feci katliamı gerçekleşti.
Ankara Bahçelievler'de Türkiye İşçi Partili 7 genç katledildi. Olayın sorumlusu olarak Haluk Kırcı yakalandı.
Kırcı, ölüm emrini "Büyük Reis" Abdullah Çatlı'dan aldığını açıkladı. O, içerde gençleri boğazlarken Çatlı kapıda bekliyordu. Kırcı, 1988'de 7 kez idama mahkûm oldu. Bir yıl sonra şartlı tahliye yasasından yararlandırılıp serbest bırakıldı.
Sonra tahliyenin "yanlışlıkla" yapıldığı anlaşıldı. Yeniden arandığı dönemde evlendi. Nikâh şahidi, dönemin Erzurum Valisi Mehmet Ağar'dı.

Emniyet'ten kaçırıldı
1996'da yeniden yakalanıp İstanbul Emniyeti'ne götürüldü, ancak aynı gün 3 polis şefinin yardımıyla kaçırıldı.
Yargılanan polislerden biri, dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ağar'ın Kırcı için "Nezarete atmayın, polislerle otursun" talimatı verdiğini söyledi.
O davada Kırcı'ya yardım suçlamasından "delil yetersizliğinden" beraat eden Sedat Demir daha sonra Söylemezler çetesine yardımcı olmaktan yargılanacaktı.
Kırcı bir süre şirketiyle Sağlık Bakanlığı'nın ihalelerine girdikten sonra 1999'da yeniden yakalandı. Susurluk davasında mahkûm oldu. 2004'te ikinci kez hatalı infaz hesabı nedeniyle yanlışlıkla tahliye edildi. Ukrayna'da yakalandı.
Anılarında "Her tadı versin diye dikilmiş fidanlardık. Zalim, hain, görünmez bir el bize su yerine kan, nefret ve kin verdi" diye yazdı.

Ve İpekçi
İşte İpekçi cinayeti bu süreçte ve Bahçelievler katliamından 3,5 ay sonra gerçekleşti.
Amaç "toplumda panik yaratmak ve rejimi yıkmak"sa, o da olacaktı.
İpekçi cinayetinden 1,5 yıl sonra...
1980 Eylül'ünün 12'sinde...

Ağca: Ben çıkarım

Sıkıyönetim sorgu süresini uzatmayınca Ağca Emniyet'ten alınıp askeri cezaevine konuldu.
Sıkıyönetim'e getirildiğinde başsavcının odasında işe bitti gözüyle bakıyordu.
Dönemin Sıkıyönetim Başsavcısı Refik Kara, ilk sorguda karşılaştığı Ağca'yı, gazeteci Erbil Tuşalp'e şöyle anlatacaktı:
"Ağca 'Ben 1981'de çıkarım' dedi. 'Sen adam öldürmekten idam talebiyle yargılanıyorsun. Muhtemelen uzun süre cezaevinde kalacaksın. Nasıl böyle düşünebiliyorsun?' dedim. Gayet kendinden emin, 'Ben çıkarım, sizin cezanız bana yetişmez' dedi. 'O halde kaçmayı umuyorsun' dedim, gülerek 'Yok' dedi."
Ağca'nın bir bildiği olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Selimiye cezaevinden ülkücülerin yattığı Kartal Maltepe'ye naklini istedi. Kabul edildi.
Mahkemede "İpekçi'yi ben öldürmedim" dedi. Bu, örgüte "Kaçırmazsanız, konuşurum" sinyaliydi. 1979 Eylül'ünde Adli Tıp'a getirildiğinde yanındaki ülkücüyle kaçma girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. 2,5 ay sonra yeniden denedi, başardı. İki girişimde de nöbetçisi aynı astsubaydı.
Sıkıyönetim, "Kaçmadı, kaçırıldı" açıklamasını yaptı.

Orgeneral Üruğ'un müdahalesi

İpekçi öldürüldüğünde İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş' ti.
Ağca'nın sorgusunu gizli bir bölmeden izliyordu.
Tetikçi, konuşmaya başlamıştı, ama 15 günlük sorgu süresi doldu.
İstanbul'da sıkıyönetim vardı.
Süreyi uzatmak için Sıkıyönetim'in izni gerekiyordu.
15 günlük ek süre için başvuru yapıldı.
Sıkıyönetim komutanı talebi reddetti.
Komutanın adı Orgeneral Necdet Üruğ idi.
Yıllar sonra sorulduğunda bu ayrıntıyı hatırlamadığını söyledi.
Üruğ, 1987 tarihli ünlü MİT raporunda "1. Ordu Komutanı iken bir silah kaçakçısını MİT'e tavsiye edip eleman aldırmak, kimi yolsuzluk soruşturmalarını kapattırmakla" suçlanacaktı.

Oral Çelik'in tanığı nasıl korkutuldu?

İpekçi suikastının elebaşlarından Oral Çelik, Papa suikastının da kilit ismiydi. Ama Ağca bu ismi ısrarla gizledi, kendisi de suçlamaları kabul etmedi. İsviçre'de uyuşturucu davasından yargılandı. Sonradan, yargılanacağını bile bile gülücükler saçarak Türkiye'ye döndü. Çünkü davalarının çoğu zamanaşımına uğramıştı, İpekçi davasında da tanık yoktu. Ancak son anda ortaya çıkan bir tanık İpekçi'ye Çelik'in ateş ettiğini gördüğünü açıkladı. Abdullah Yavuz adlı tanık, "Güvenliğimi sağlarsanız mahkemede tanıklık yaparım" dedi. Can güvenliği sağlanamadı. Sürekli tehdit altındaydı. Tanıklıktan vazgeçti. Daha önce kesin teşhis ettiğini söylediği adamla mahkemede karşılaşınca "Kesin teşhis edemiyorum" dedi. Dava kapandı.

Okuma listesi
"Çetele", Doğan Yurdakul, Cengiz Erdinç, Ümit, 1998 "Bir Gizli Servisin Tarihi: MİT", Tuncay Özkan, Milliyet, 1996 "Kurtlu Kokteyl", Hasan Uysal, Öteki, 1990

Karşı anılar:
"Ben Mesih", Mehmet Ali Ağca, Kuşak "Bırak Eşkıya Bellesinler", Haluk Kırcı, Burak, 2000

YARIN: Ve devlet yurtdışında iş veriyor...

(MİLLİYET)

Güncellenme Tarihi : 25.3.2016 10:13

İLGİLİ HABERLER