Türkiye’de mahalle de çok, baskı da
Yazı dizimiz için, siyaset sosyolojisinin saygın ismi Prof. Nur Vergin, İslami kesimin önde gelen aydınlarından Zaman Gazetesi yazarı Ali Bulaç ve Posta Gazetesi yazarı Mehmet Barlas’ı buluşturduk ve laikliğe duyarlı kesimlerin kaygıları ve muhafazakâr kesimlerin beklentileri, AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı Gül’ün oynayabilecekleri rolleri tartıştık
başlarken...
27 Nisan e-muhtırasının hemen ardından Prof. Şerif Mardin’le Washington’da bir otel lobisinde söyleşi yaparken, ikimiz de, onun ortaya attığı “mahalle baskısı” kavramının bu kadar kullanışlı olabileceğini asla kestirememiştik. 22 Temmuz seçimlerinde AKP’nin yüzde 47’ye yakın oy alması, ardından Abdullah Gül’ün Çankaya’ya çıkmasıyla birlikte giderek yoğunlaşan tartışmaların tam merkezinde bu kavram var.
Türkiye’deki kamplaşmanın aktörlerinin her biri bu kavramı bir ucundan çekiştirmeye ve kendine yontmaya çalışıyor. Prof. Mardin ise bu durumdan hiç de şikayetçi değil. “Şimdi, ’niçin bu kavram bu kadar kullanışlı olabiliyor?’ sorusunu sormanın ve cevabını aramanın tam zamanı” diyor.
Ona göre artık herkes hazırdan konuşmayı bırakmalı ve Türkiye laikliğinin sorunlarını en geniş katılımla, özgür bir şekilde tartışmalı.
İşte biz de, son günlerin popüler sorusu “Türkiye Malezya olur mu?”yu başlığa çıkardığımız bu yazı dizisinde böylesi geniş katılımlı, özgür bir tartışma atmosferi yaratılmasına katkıda bulunmak istiyoruz.
Yazı dizimiz üç koldan ilerleyecek. 1) Prof. Nur Vergin, Ali Bulaç ve Mehmet Barlas’la yaptığımız yuvarlak masa tartışması; 2) Farklı görüşlerden öğretim üyeleri ve aydınlardan derlediğimiz görüşler; 3) Vatan okurlarının görüşleri.
Serinkanlı, sağduyulu ve çoğulcu bir tartışama yaşanması dileğiyle...
* “Mahalle baskısı” kullanışlı bir kavram mıdır? Yoksa Prof. Şerif Mardin durup dururken başımıza iş mi açtı?
Barlas: Hayır iş açmadı, çünkü mahalle diye bir tabir var, mahalle baskısı da tabii ki var. Ama her mahallenin baskısı var. Mahalle baskısı, sadece kadınların örtünmelerine ya da insanların daha geleneksel tarzda yaşamalarına dönük baskılar yaratmıyor. Örneğin kadınları başlarından ziyade selülitlerine yönlendiren bir mahalle de var; mesela Bodrum’un Türkbükü, İstanbul’un Nişantaşı mahallesi gibi.
Bu da ilk defa olan bir şey değil, İstanbul’un ya da Türkiye’nin mahalleleri edebiyatta hep var. Ahmet Rasim’in kitapları hep bu mahalleler üstüne. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Kuyruklu Yıldız Altında İzdivaç” kitabında o mahallenin neler konuştuğunu görürsünüz. Abdullah Cevdet daha 1904’te “Zeyrek’te bir kadın başını açtığı için hırpalanmış. Böyle mahalle olur mu?” diye soruyor.
‘Derin mahalleler’ de var
Türkiye’de birden fazla mahalle var. Ankara’daki bazı mahalleler derin devlete yakın oldukları için çevreye anti-demokratik baskılar üretiyorlar. “28 Şubat bin yıl sürecektir”, “bu halka güvenilmez”, “halkı serbest bırakırsan ya davulcuya varır ya zurnacıya” türü söylemler de var. Yanlız bir gerçek var: Türkiye denen bu mahallede farklı düşünenler, farklı etnik gruplar, farklı fikir sahipleri tarih boyunca birbirleriyle yaşamayı pek becerememişler. 1950 yılında İstanbul’da iki Rum, bir Ermeni milletvekili vardı. Ne oldu bunlara? Niye yoklar? Mahalle baskısı sadece başörtüsiyle ilgili değil ki! Diyelim ki Ermeni kökenli bir Türk vatandaşı cumhurbaşkanı olsa acaba o mahalleler, yani Ümraniye ya da Sultanbeyli’dekiler onu kabul edecekler mi? Acaba Hrant Dink cinayetini haklı bulanlar hangi mahalleden geliyor?
Nasreddin Hoca cenazenin yanında gidiyormuş. Tabutun kapağı aralanmış ve öldü denilen kişi başını kaldırıp “Hoca, ben ölmedim, baygınlık geçirdim. Ama bunlar beni öldü sandılar, diri diri yıkadılar, diri diri duamı ettiler şimdi de diri diri gömecekler. Durdur şu cemaati” demiş. Nasreddin Hoca şöyle bir etrafa bakmış ve “Ben bu kadar kalabalık cemaate laf anlatamam, sana Allah rahmet eylesin” demiş. Bunun için bu mahallelerin hepsine kulak verip “hadi demokrasiye Allah rahmet eylesin” demek mümkün mü?
21’inci yüzyılda marifet ulusları, toplumları ayıran değil birleştiren öğeleri ön plana çıkartmaktır. Nice insan var, oruç tutuyor ama başı açık bikiniyle denize giriyor. Nice insan var, başı kapalı ama en demokrat fikirleri, kadınlarla ilgili en feminist fikirleri serbestçe, özgürce savunabiliyor. Her mahallenin bir niteliği vardır. Marifet bu mahallelerin asgari müştereklerini bulmakta.
Bulaç: Şerif Hoca’nın kavramının bu şekilde kullanılmasını doğru bulmuyorum. Sosyoloji açısından da çok açıklayıcı değil çünkü Türkiye’de bugün siyasal ve toplumsal alanda vuku bulmuş olayları bir mahalle çerçevesinde izah etmek son derece güç. Mesela AKP ulusal bir hareket ve küresel yönelimleri çok kuvvetli. İkincisi, Şerif Hoca’nın bu “mahalle” ve “kovuk” tabirleri çok aşağılayıcı. Bir Batılı antropolog gibi bakıyor. Sözlükte “kovuk” için, içi boş yer, küçük mağara, vahşi, barbar, ilkel insanların yaşadığı delik deniyor. Yani bu söylemde Anadolu insanlarının kent merkezlerine doğru gelmelerini ifade eden imalar var. Bu yanlış çünkü bir defa Türkiye’de, herkesin bildiği gibi bir göç var. 1950, 1970 ve 1990’larda üç büyük göç dalgası yaşandı. İnsanlar Afrika’da olduğu gibi, ilkel kabileler değildi veya kırsal kesimlerden büyük kentlere gelmedi. Küçük yerleşim birimlerinden, kasabalardan geldiler ama buralar büyük medeniyet merkezleriydi. Binlerce yıl birkaç medeniyetin kesiştiği bir yerden büyük kentlere geldik. Bu şehir ve medeniyet kültürünü de beraberimizde getirdik. Anadolu’nun her tarafında çok sayıda medeniyet var. Binlerce yıla dayalı bir medeniyet kültürümüz var.
Sol’da da “baskı” mevcut
“Mahalle baskısı” kavramı da bu açıdan yanlış. Sol mahallelerin de baskıları var. 2002 seçimlerinde Deniz Baykal ile dört saat görüşmüştük. Kendisi “biz acaba başörtüsü sorununu çözebilir miyiz? Nasıl çözeriz?” diye soruyordu. Ancak sol mahallenin baskısı o kadar çok ağır geldi ki Deniz Baykal sonunda vazgeçti.
Mahallenin demokratik ve hukuki talepleri olabilir pekala. Buna “mahalle baskısı” demek doğru olmaz. Örneğin 50 kişi namaz kılıyor iki kişi namaz kılmıyor. Aralarında yaşanabilecek sorunlara adliye ve yargı bakar. Bu tarafın yaptığı baskı, öbür tarafın dayattığı normal olur. “Sayısal çoğunluk” ve “ahlaki azınlık” kavramlarını Şerif Hoca hangi ahlaki kavrama ve vicdana sığdırarak söylüyor? Çok yadırgadım Ayşe Armanla ile yaptığı röportajı...
* Bunları daha da açacağız. Prof. Vergin’e sormak istiyorum. “Mahalle baskısı” siyaset sosyolojisinde çok kullanılan bir kavram mı?
Vergin: Siyaset sosyolojisinde değil. Ancak sosyolojide kullanıldı. Şerif Mardin daha önceki bir yazısında mahalle baskısını belirleyici olduğunu belirtmişti. Ali Bulaç da İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunudur ama demin bir sosyologtan daha çok siyasetçi gibi konuştuğu kanaatindeyim. Şerif Mardin’i savunmak bana düşmez ama o, mahalle baskısı kavramını mecazi olarak kullanmıştır. Sosyolojik olarak örneğin Ümraniye’de, Karabük’te olduğu gibi Bebek’te de mahalle baskısı oluşturulmaktadır.
“Mahalle baskısı” ille polis gücüyle bir baskıyı anlatmaz. Yani insanlar bulundukları sosyal ortamda herkes gibi olmak ihtiyacını hisseder. Aslında bu iyi bir şeydir, uyumdur. Örneğin ben gayri Hristiyan biri olarak, kiliseye ziyaret amacıyla girdiğimde ayağıma şort giymem. Katolikler, Protestanlar nasıl davranıyorsa öyle davranırım. İşte böyle mahalle baskısı vardır, kabul ediyorum. Bir mahallede inanç sisteminden kaynaklanan bazı öğeler hissediliyorsa bu baskı da yoğun olarak hissedilebilir.
Fatih Çarşamba örneği
Bulaç: Türkiye’de var mı böyle yerler?
Vergin: Ben bazı mahallelere gittim Ali Bulaç, İstanbul’da, hatta Türkiye’de olmadığımı düşündüm. Az önce sözünü ettiğin binlerce yıllık medeniyetleri taşımakla hiç ilgisi olmayan manzaralara tanık oldum.
Bulaç: Ama Fatih Çarşamba’da başı açık kadın ve mini etekli dolaşanlar var. Fatih Camii’nin 50 metre ilerisinde, hadi adresini vereyim, Fevzi Paşa Caddesi Şehit Kubilay Sokağı’nda meyhane var. İnsanlar orda içiyor ve diğerleri de rahatsız olmuyor.
Vergin: Zaman zaman ben de oralardan geçiyorum. Fatih’te ana caddede aşağı yukarıya üç-beş başı açık kadın gördüm. Geriye kalanların hepsi mantolu ve örtülü, hatta çarşaflı. Tek başına alışverişye giden kadın yok. Hepsi ikişer ikişer gidiyor. Hatta sordum. Hayır tercihen böyle çıkıyorlar.
Aslında bu mahalle baskısını ille olumsuz tanımlamamak gerekir. Örneğin bazı mahallerde balkonlarda çamaşır asılır, bazı mahallerdeyse bu tamamen yasaktır.
* Prof. Mardin’le yaptığım ilk röportajda, AKP’yi ayırarak bir mahalle baskısından bahsetmişti. Türkiye’de AKP’yi de aşan, muhafazakâr, eski deyimle yobaz, softa birtakım yaklaşımlar var mı, yoksa bu tamamen hayal mahsulü mü?
Bulaç: Tamamen hayal ürünü. Türkiye’yi sürekli geziyorum. İstanbul’da da mahkemelere gidiyor davaları izliyorum, halk otobüslerine biniyorum ve böyle bir şey gözlemlemiyorum: İnsanların bazı demokratik talepleri var. Ancak merkezde olanlar bunu bir mahalle baskısı olarak görebiliyor. Mesela başörtüsü bir sorun. Bunun çözülmesini istiyorlar. Ancak küçük bir marjinal çevre bunu baskı olarak görüyor. Meşhur bir örnek var onu tartışalım: Trabzon’a giderken otobüs şoförü namaz vaktinde durmak istemiş. Ancak fıkıhtan anlayan insanlar böyle bir şeye gerek olmadığını söylüyor. İslam’da yolculuk sırasında, örneğin atın üstündeysen atın yönü senin kıblendir. Burada da otobüsün yönü kıblendir, koltuğa başını koy secde et, ibadet etmiş olursun.
* Mahalle baskısından esas kastedilen, birilerinin diğerlerini, mesela sırf namaz kılmak veya oruç tutmak istemedikleri için taciz etme ihtimali.
Bulaç: Bu olabilir ama bu da Türkiye’nin siyasi kültürünün doğasından kaynaklanıyor. Yalnızca muhafazakarlığa, İslami kesime özgün bir durum değil. Türkiye’deki siyasi kültür, doğası itibariyle totaliterdir. Ortadoğu’daki ülkeler otoriter rejimle yönetilir, ancak siyasi kültür çoğulcudur ve demokrasiye en yakın noktada bulunur. Bir tek Türkiye ve İran’da durum değişiktir.
Vergin: Türkiye kabile toplumu olduğu için mi?
Bulaç: Hayır hiç alakası yok, hiç kimse kabile toplumu değildir.
Vergin: Bir nedeni olmalı...
Bulaç: Var. Diyelim ki Türkiye ve İran’ın sömürge olmamaları ve modern devletin yönetim algılamasını kendi ülkelerine bir anda kolayca tercüme edebilmeleri bunları totaliter kıldı. Bunlar geçmişte totaliter değildi geleneksel biçimlerinden modern zamanlara adım attıkları zamandan itibaren totaliter oldular. Fakat sömürge olan toplumlarda bir kopuş meydana geldi. Çünkü sömürge valisi Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, sultan değildi. Bunlar, kendilerine itaat edilmesi gereken kişiler olmadığından bir kopuş meydana geldi. Sonuçta eski sömürge ülkelerin insanları şu anda daha demokratik düşünüyor ama rejimleri otoriter.
Bunları tartışmamızın sebebi bir kesimin yenilgiyi kabul etmeyip
yeni cephe açmak istemesidir
MEHMET BARLAS
* Mehmet Bey, hükümetten bağımsız bir baskı ihtimali var mı? Bu baskı potansiyeli AKP’nin yüzde 47 oy almasıyla daha saldırgan bir görünüme kavuşabilir mi?
Barlas: Bugün bunları konuşmamızın sebebi AKP’nin ikinci defa, üstelik daha büyük çoğunlukla iktidar olmasıdır. Seçimden önce bir kamplaşma oldu. Bir taraf kesin yenildi. Abdullah Gül de cumhurbaşkanı olunca AKP devlete tamamen sahip oldu. Şimdi AKP’yi destekleyenlerden bazılarının gerçekten karşı tarafı sinir eden söylemlerde bulunduğuna ben de tanık oluyorum. Gül’ün yeniden aday olup olmamasında bu kamplaşma yaşandı. Mesela Hürriyet Gazetesi adeta kampanya açtı olmasın diye, ama o da oldu. Neticede bütün bunlar bir hezimet. Arkasından bir de Gül’ün seçildiği günün akşamı kazanan kesimden dört gazeteci Çankaya’ya çıktı. Ertuğrul Özkök’ün yazılarına baktığınız zaman “Nasıl olur da onlar Çankaya’ya çıkar da bizimkiler çıkamaz” şikayetini görürsünüz.
Yani seçim sonucunu yanlış tahmin etmiş, Gül’ün cumhurbaşkanı olacağını görememiş ve bu konuda da kampanya yapmış ve tam tersi olmuş. Cumhuriyet mitinglerine bakıp halkın oyunu da yanlış hesap etmiş. Şimdiyse yeni bir cephe açmak istiyorlar. Dolayısıyla “mahalle baskısı”, “Anayasa eliyle şeriatın getirilmesi” gibi tartışmaları güncel siyasetten soyutlayamayız. Bülent Ecevit 1974’te Başbakan olduğunda da “Sen sosyal demokratsın, ama ya senden sonra komünistler gelirse? Rusya’da Menşevikler’in yerlerini Bolşevikler’e kaptırması gibi olursa” diye uyarmışlardı. Bugün de Özkök, Menşevik Kerenski’yi hatırlatıp mahalle baskısı üzerinden bir darbeyle şeriatın getirilebileceği uyarısında bulunuyor.
Bir Ramazan gecesi, sahura yakın, bir arkadaşımla İstanbul’da Vefa Bozacısı’ndaydık. Bir sarhoşu dövüyorlardı, biz kurtardık. Hatırlarım, yine Ramazan vakti, 1954-55 yıllarında bir yolculuk sırasında Konya’da mola vermiştik. Altı kişilik bir gruptuk ve oturup yemeklerimizi yemeye başladık. Köylüler de etrafımızı çevirdi. Türkçe konuştuğumuzu görünce de çok şaşırdılar ve hatta biri “galiba bunlar Türk Yahudisi” dedi.
Bu gerçeklerimiz var ama bu gerçekler sadece laik olanlara karşı laik olmayanların tepkisi değil. Mesela laiklik de yanlış anlaşılmış. Bana Konya’dan yazan bir okurum mesela “ben laik değilim ama karımın çalışmasına izin veriyorum” diye yazmıştı.
--------------------------------
Yuvarlak masa toplantımızın bugünkü bölümünde sosyolog Prof. Nur Vergin, Zaman Gazetesi yazarı Ali Bulaç ve Posta Gazetesi yazarı Mehmet Barlas, ağırlıklı olarak AKP iktidarının toplumu yukarıdan aşağıya daha da İslamileştirmeye gidip gitmeyeceği istese de bunun olup olamayacağını tartışıyor
* Dindar kesimlerin, başkalarının özgürlüklerine müdahale etme potansiyeli var mı?
Barlas: Bakın bir otobüste mutlaka onu durdurup namaz kılmak isteyen bir-iki kişi olabilir. Ama bundan daha tehlikelisi, bir mahallede bir otobüsün durdurulup, içindekilerin dışarı çıkarılıp otobüsün yakılmasıdır. Türkiye’de bunu daha sık görmeye başladık. Yani şeriat tehlikesinden çok Güneydoğu’nun çözümsüz sorunlarından kaynaklanan ciddi bir tehlike var. Şeriat tehlikesine kapılıp öbür sorunları görmezseniz çok hata yapmış olursunuz. Sivas olayları, Maraş olayları birer faciadır, çok kötüdür. Ama Sivas’ta kaç kişi öldü? 34. Peki sağ-sol olaylarında kaç kişi öldü? Binlerce. Güneydoğu’daki savaşta kaç kişi hayatını kaybetti? 12 Eylül’de kaç genç insan asıldı? Tek konuya kitlenip diğerlerini görmüyoruz.
Şerif Mardin’in sadece mahalle baskısı kavramına bakıyoruz. Ama onun söylediklerinde savunmamız gereken çok önemli bir şey daha var: Bütün müspet düşüncelerin, çağdaşlığın kökeninde kuşkuculuk vardır. Prof. Mardin Ayşe Arman’a “Bilemiyorum, belki kadınların ürkmesi ihtimali var” diyor. Ben de şeriat ihtimali olduğuna inanmıyorum ama bu kuşkuya ihtiyacımız var. Prof. Mardin’in bize hatırlattığı bu kuşkudur. “Bilemiyorum” diyor adam, ben de bilemiyorum.
Vergin: Zaten bir sosyal bilimci yüzde yüz bilemez. Bir entelektüelin bir şeyin yüzde yüz doğru ya da yanlış olduğunu savunması da yanlış olur. Şerif Mardin’in söyledikleri aslında iki tarafı da kızdırdı. Birileri “niye açık açık ’tehlike vardır’demedi” diye kızarken diğerleri de “niye ’tehlike yok’demedi” diye itiraz ediyor. Halbuki kesin olarak “şöyle olacak” diyemeyiz. Normal şartlarda “bizim insanlarımız sağduyuludur. Zaten Türkiye Müslümanlığı diye bir şey vardır.
Bizim Müslümanlarımız son derece ılımlıdır. Kaldı ki Türkiye aşırılıklara kaçmaz genellikle” diyebiliriz. Fakat bütün bunlara rağmen dış etkenler olabilir, dış ilişkilerimizde çok önemli gelişmeler olabilir, büyük bir ekonomik çöküntü patlak verebilir ve alıştığımız bütün dengeler alabora olabilir. Dolayısıyla bilemeyiz. Yüzde yüz diye bir şey yok. Acaba Ocak-Şubat ayında Sayın Erdoğan Temmuz ayında seçimin olacağını ve yüzde 47 oy alabileceğini düşünüyor muydu? Kimse bilemiyordu. Yani ikisi de mümkündür.
First Lady özendirici
* Türkiye zaten muhafazakar bir ülke. Şimdi soru şu: AKP’nin yüzde 47 oyunun ardından devlet eliyle toplumun yukardan aşağıya daha da İslamileştirilmesi yaşanır mı? Son anayasa tartışmalarında da bu kaygının izlerini görebiliyoruz...
Vergin: Tabii olabilir ama bu bir politika gereği olmaz. Bu sosyolojik bir alışveriş olur. Hiç kuşkusuz bugün ülkenin birçok mahallesinde milyonlarca insanın içine sular serpilmiştir “Başbakan’ın, hatta Cumhurbaşkanı’nın eşi bize benziyor” diye. Çünkü daha önce benzemiyordu. Ama şimdi de diğer mahallelerde oturanlar “bize benzemiyor” diye rahatsız oluyor. Yani örneğin Hayrünnisa Hanım bir rol modeli teşkil edip özendirici bir faktör olabilir.
* Anlaşılan devlet eliyle İslamileştirmeyi mümkün görmüyorsunuz.
Vergin: Bu da mümkündür ama olmayacağı kanaatini şimdilik taşıyorum. Şayet AKP kurmay heyeti gerçekten Türkiye’nin AB’ye girmesini istiyorsa bu mümkün olabilir mi? İslamcı bir devlet yapısı, şeriat ilan edilmese bile şeriatımsı bir yaklaşım AB’de mümkün olabilir mi? Değil. Dolayısıyla devleti şu anda yönetenlerin böyle bir programları olduğunu zannetmiyorum. Tabii ki gerek Gül, gerek Erdoğan sollanabilir. Birileri onlardan daha katı çıkıp “sizin yaptıklarınız dinimize uygun değildir” deyip onları zorlayabilir, onlar alaşağı etmek için bazı projeler geliştirebilirler, belki şu anda bile vardır.
Barlas: 2000’lere girerken Yeni Şafak’ta çalışıyordum, Diyarbakırlı biriyle tanıştırdılar. Adı Ömer’di ama esas adı Hizbullah imiş. “Niye Ömer?” dedim. “Abi 1994-95’e kadar Hizbullah olmak çok hoştu. Çevirmelerde PKK’lı ararlarken benim kimliği görünce ‘Geç, sen bizdensin’ derlerdi” diye anlattı. 1996’da mahallesinin komiseri gelmiş, “Hizbullah, adını değiştir, aramız açılıyor” demiş. “Türkiye’ye şeriat gelir mi?” diye tartışırken sadece Türkiye’ye bakmamak lazım. Bakarsınız ABD’nin politikası değişir ve Türkiye’ye “ılımlı” değil “koyu” bir İslam olması daha uygun düşer. Suudi Arabistan ve Pakistan’la tam uyum içinde olması istenir ve bakarsınız Türkiye’de “devlet şeriatçılığı” gelmiş. Olmamış şey değil. Osmanlı’da oyun bitmez.
* Ali Bey, AKP’yi İslamcı bir perspektiften eleştiren birisi olarak yukarıdan aşağıya İslamileştirme mümkün mü? Mümkünse AKP bunu yapar mı, yapabilir mi?
Bulaç: Ortada çok somut bir durum var. Bazı araştırmalara göre kadınların yüzde 74’ü, bazılarına göre de yüzde 65’i başını örtüyor. Fakat başı örtülü kadınların hiçbiri kamusal bir hizmet veremiyor. Bu ülkede cumhurbaşkanının hanımı protokole çıkamıyor, onunla birlikte gezilere katılamıyor. Bu ülkenin başbakanının kızı üniversiteye gidemiyor. Öteki tarafta muhayyel, varsayımlar üzerine bina edilmiş bazı korkular var. İkisinin arasını ayırmak gerekir. Olabilecekler üzerine konuşuyorsak, o halde olan bitenler üzerine de biraz konuşalım. Peki şu anda dini özgürlükleri baskı altında olan insanlar ne yapsınlar? Ellerine silah alıp savaşsınlar mı? Sadece başörtüsü değil birçok alanda baskılar var. Bu toplumun geleneğinde şiddet, devlete karşı terör yoktur... Arjantin’de ekonomik kriz sırasında insanlar bankalara, kamu binalarına saldırdı. Benzer bir kriz bizde de oldu ama insanlar içlerine attı, boşanmalar, intiharlar, suç oranları arttı...
Barlas: Ali Bey siz kaç doğumlusunuz?
Bulaç: 1950.
Barlas: İstanbul’a ne zaman geldiniz?
Bulaç: 1969-70.
Barlas: O zaman 1955’deki 6-7 Eylül olaylarını yaşamadınız o zaman. Kalabalıkların ne yapabildiklerini o kadar iyi gördük ki! Kadınların çığlıkları hala kulaklarımda. Kitleler şiddete çok kolay yönelebiliyor.
Aşağıdan yukarı İslamileşme
Bulaç: Şiddet ve teröre yatkınlıkla totaliter eğilimler arasında ayrım yapmak gerekiyor. Bir toplumun yukardan aşağıya İslamlaştırılması 1980 ortaları, hatta 1990’lara kadar vardı. Fakat şimdi Arap dünyasında Müslüman Kardeşler, Pakistan’da Cemaat-i İslam, Cezayir’de FIS ve hatta Filistin’de Hamas bu fikri artık savunmuyorlar. Tam aksine, modern iktidar yapısının sorgulanması gerektiğini, asıl olanın aşağıdan yukarıya doğru İslamileşme olduğunu söylüyor. Bunu Türkiye’de en çok dillendirenlerden biri de benim. Türkiye’de de aşağıya yukarı böyle bir eğilim var. Yani daha sivil, daha kentli, çoğulcu, diğerlerinin varlığını hoşgörüyle karşılayan bir anlayış hakim oluyor. Bunun en çarpıcı örneği Fethullah Gülen’in hoşgörü ve diyalog hareketidir ki şu an Türkiye’nin en etkili hareketi de budur. Özetle yukarıdan aşağıya İslamileşme tehlikesi görmüyorum. Kaldı ki bunu çok yanlış buluyorum ve böyle bir şeyin olabileceğini de sanmıyorum.
------------------------------------
Yazarlar ne dedi?
Artık piyasa toplumuyuz
Prof. Mümtaz’er Türköne-Gazi Üniversitesi
Piyasa toplumu, toplumsal kuralların piyasa tarafından belirlendiği bir toplumdur. Türkiye mahalle baskısı yerine bireysel özgürlükleri ikame eden bir ülke. Kimsenin mahalle baskısından şikayet edecek bir sebebi yok. Sosyolojik olarak, AKP’nin Türkiye’yi yukardan aşağıya İslamlaştırması, imkansız. Tam tersine AKP’nin Türkiye’yi modernleştirdiği, dışa açtığı ölçüde laikleştireceğini düşünüyorum. Bireyselleşme aynı zamanda laikleşmeyi getirir. AKP eğer söz verdiği gibi Türkiye’de kişi başına düşen milli geliri 10 bin dolara çıkartırsa Türkiye dünyanın en laik ülkesi olur. İran veya Malezya Türkiye ile karşılaştırılabilecek ülkeler değil. Bunlar çok fantastik karşılaştırmalar. Türkiye çok güçlü gelenekleri, çok güçlü kuralları olan bir toplum. Osmanlı döneminde bile olmayan bir devlet modelinden nasıl bahsedebiliriz. Türkiye 84 yıllık cumhuriyet ile büyük mesafeler kat etti. Türkiye’nin laik demokratik cumhuriyetten geri dönüşü yok.
Kadınlar daha uyanık olmalı
Prof. Fatmagül Berktay-İstanbul Üniversitesi
Cemaat baskısı kavramı öteden beri bildiğimiz bir kavram. Özellikle Ortadoğu ülkelerinde çok geçerli çok etkili olan bir olgu. Ben Türkiye’nin yapısal olarak son derece ataerkil bir ülke olduğu kanaatindeyim. Bu açıdan Şerif Mardin’e katılmamak mümkün değil. Türkiye’deki ataerkilliğin genelgeçer ya da gelirgeçer tartışmalardan çok daha derinde bir yerde olduğu ve bununla mücadele etmek gerektiğini düşünüyorum. Mesele yüzeysel bir şekilde hayat tarzımızı korumak Boğaz’da rakı içme özgürlüğünü korumak değil. Bu ataerkil güçle daha etkin mücadeleye girişmek. Ataerkil olgunun AKP gibi bir partinin iktidarda olmasıyla güçlenmesi daha yüksek bir ihtimal. Ataerkil olgu muhafazakar kesimlerin iktidarı zorlaması sonucu, yani mahalle baskısıyla, islamileşme etkileri gösterebilir. Aslında islami bir parti iktidarda olsun olmasın ataerkil olgu Türkiye’de zaten var. Ama bu kesimlerde cemaatler önemli ve etkin oldukları için, ataerkil yapıyı besleyip güçlendirir. Önemli olan bu tarz baskılara karşı siyaset içinde kalarak mücadele etmek. Kadınlar başta olmak üzere uyanık olmak gerekir.
Türkiye’nin İran ya da Malezya örneğindeki gibi olma ihtimali oldukça düşük görüyorum. Uyanık olunduğu sürece, demokratikleşme yolunda içeriksel olarak ciddi adımlar atıldığı sürece böyle bir şey olmaz. Laiklik Türkiye’de önemli ölçüde kök saldı.
Laiklerin baskısı ne olacak?
Ahmet Taşgetiren-Yazar
Mahalle baskısı kavramını Şerif Mardin ortaya attı fakat, o kavramın tek alana yönelik kullanımı doğru değil. Çok farklı toplumsal alanlarda da o tür baskı alanlarının oluşması mümkündür. Mesela laik söylemin ağır bastığı bir medya ortamında herhangi bir yazara karşı böyle bir baskı ortamı oluşabilir. Vaktiyle Bülent Ecevit “inananlara saygılı laiklik” dediğinde kendi siyasal zemininden büyük tepki görmüştü ve gericilikle suçlanmıştı. 12 Eylül’ün lideri Kenan Evren bile anayasaya zorunlu din dersi koyduğu için hala gericiliği cesaretlendirmekle suçlanmıştır. Vatan Gazetesi’nde Tuğçe Baran, başörtülüleri ya da AKP’lileri savunun yazılar yazdığı için yoğun tepkiye maruz kaldığını kendi sütununda yazmıştı. Baskı çok farklı ortamlarda ortaya çıkabilir.
Türkiye’nin kendine özgü, son derece müsamahakâr bir İslam yorumu vardır. Türkiye’nin İslam’la ilgili yürüyüşü İran’dan ve Malezya’dan da farklıdır; yani oralara benzemesi söz konusu değildir. Aksine bütün İslam dünyasının Türkiye örneğini benimseme eğiliminde olduğunu düşünüyorum. AKP hükümetinin yukarıdan aşağıya bir İslamlaştırma projesi, politikası uygulayacağını asla düşünmüyorum. Çok titiz olacağını sanıyorum.
Çünkü Türkiye’de iktidar olmak, sadece iç dengeleri değil uluslararası dengeleri de dikkate almayı gerektiriyor. Türkiye’nin Amerika ve AB ile ilişkilerinin niteliği ülkede İslamci bir politikayı taşıyacak nitelikte değildir. İç dengeler açısından AKP hükümeti ülkenin gerilime düşmesine yol açacak tavırlardan kaçınacaktır.
(RUŞEN ÇAKIR/ VATAN)
Güncellenme Tarihi : 24.3.2016 16:17