'ATATÜRK ÖLDÜ, ÜLKÜ UNUTULDU!..'
Atatürk'ün, "Küçük Ülkü" olakak bilinen, 74 yaşındaki manevi kızı Ülkü Adatepe, "Bir arabaya ihtiyacım var. Artık bunu, CHP mi, İş Bankası mı verir, bilemem. Ben bunu hak olarak görüyorum. Bana bunu vermek mecburiyetindeler. Türkiye Cumhuriyeti'ni var eden Atatürk'ün manevi kızına bir arabayı çok görüyorlarsa yazıklar olsun" dedi.Adatepe, Zaman Gazetesi'nde Nuriye Akman'la yaptığı röportajda, "Atatürk düşündü ki Türk devleti bana sahip çıkacak. Maalesef çıkılmadı. Atatürk öldü, Ülkü unutuldu" ifadelerini kullandı.
Oğullarının ve eşinin işlerinin de bozuk olduğunu belirten Adatepe, "Kar oluyor, kış oluyor. Taksi bulamıyorum. Ama şu anda yaşım ve durumum münasebetiyle arabaya şiddetle ihtiyacım var. Balolar oluyor, davet ediyorlar, arabasız nasıl gideceğim? Siz olsanız ne yaparsınız?" diye şikayette bulundu.
Akman'ın "Ben olsam mütevazı hayatı seçerdim" diye karşılık vermesi üzerine Adatepe, şunları söyledi:
’Atatürk'ün kızı olarak niye mütevazı yaşayayım. Mecburlar bir araba almaya. Fazla bir şey istemiyorum ki, sadece bir araba. İnönü'nün kızları Pembe Köşk'ü kullanıyorlar. Oraya kondular, ev olarak kullanıyorlar, çok zengin olmalarına rağmen."
İŞTE ÜLKÜ ADATEPE İLE YAPILAN RÖPORTAJIN TAM METNİ:
NURİYE AKMAN, ZAMAN - Başbakan Erdoğan geçtiğimiz hafta, CHP’yi Atatürk’ün manevi kızı Ülkü’yle ilgili vasiyetine uymamakla suçladı biliyorsunuz.
74 yaşındaki Ülkü Adatepe’yi geç de olsa tanımak istedim. Hayatının ilk beş yılını Atatürk ile birlikte geçiren Ülkü’nün hatıraları silik olmalıydı. Bunlara okuyup duyduklarını ekleyerek Türk milletine anlatmayı kendisine vazife edindi. Bunun ardındaki asıl ihtiyaç Atatürk ölünce unutulan küçük Ülkü’yü diriltmekti. Büyük Ülkü, beş yaşına kadar bir dediği iki edilmeyen küçüğünü özlemişti. Yıllarca geri planda kalmak canına tak etmişti. Bugün “Bana araba almaya mecbursunuz.” diyordu. Büyümemek hakkıydı. Mütevazılık ona yakışmazdı. Psikolojisinin adını milleti koysundu...
- Beş yaşındasınız, Ankara Palas’ta artistlerden önce sahneye çıkıp dans ediyorsunuz. Sizin deyiminizle Atatürkçüğünüz ve devlet ricali pür dikkat sizi seyrediyor, alkışlanıyorsunuz. Hayatınız boyunca bu ilgiyi mi aradınız?
Gayet tabii. Ben çok büyük bir sevgi ve ilgiyle büyüdüm. İşte bakın bütün resimleri görüyorsunuz; her yerde elimden tutuyor, gece gündüz onunlayım. Öldüğünde çok ufak olmama rağmen bunalıma girdim. Ve hayat boyu o sevgiyi, o ilgiyi hiçbir yerde bulamadım.
Annem, babam son derece dürüst insanlardı. Hiç kimseden bir şey istemediler. Atatürk düşündü ki Türk devleti bana sahip çıkacak. Maalesef çıkılmadı. Atatürk öldü, Ülkü unutuldu. Annem babam beni çok iyi yetiştirmek istiyorlardı. Üsküdar Amerikan Kız Koleji’ne verdiler. Atatürk’ün akrabalarından Bülent Hanım’ın okul ücretini azaltmasıyla okuyabildim ancak.
- Ben okuyamadınız diye biliyorum.
Okulu bitiremedim. Annem babam fazla üstüme geldi. Ben zorla bir şey istendiği zaman onu yapmam. Bana devamlı, Atatürk’ün kızısın, okuyacaksın, diyorlardı.
- Yani anneniz babanız size okuman lazım, dediği için mi okumadınız?
Tabii, yani bir yere de bırakmıyorlardı. Sağa bakamazsın, sola bakamazsın. Tırnağını uzatamazsın. Ben large bir hayata alışmıştım Atatürk’le. Gittiğim yerde daha bir onurlanıyordum. O gidince hayat tamamen değişti.
- Koleje başladığınızda 15 yaşında olmalısınız. Atatürk’ü kaybedeli aradan on yıl geçmiş. Ama hâlâ o türbülanstan...
Kurtulamadım evet.
- Herkes size Atatürk gibi ilgi göstersin istiyorsunuz.
Tabii tabii. Çok da meraklı değilim popüler olmaya; ama sevgi isterim. Bir de rahat yaşamak. Annem babam daha mütevazı insanlardı. Ben daha eğlenceyi seven bir tipim. Atatürk, hanımların makyaj yapmasını hiç sevmezmiş. Ama ben çok meraklıymışım makyaja. Bir seferinde paratifo geçirmişim, komadan çıkıyorum. Atatürk soruyor, ne istersin diye. Ruj, allık isterim, diyorum. Gece 12’de dükkânlar açılıyor, bana ruj, allık geliyor.
- E tabii bu kadar kaprise alışınca, ailenizi Atatürk ile kıyaslayıp üzüldünüz tabii.
Kıyaslamadım da Atatürk’ü çok aradım, komplekse girdim.
- Kendinizi bir hiç gibi mi gördünüz?
Olabilir. O zaman İnönü benle daha çok alakadar olsaydı, keşke çağırsaydı. Ona göre hayat şartlarım daha değişik olsaydı. Daha mütevazı şekilde yaşıyorduk tabii.
- Belki de kader o aşırı ilgiyle şımaran yanınızı dengelemeye çalışıyordu.
Benim karakterim şımarmayan bir karakter. Ama sevgi ve alakayı da bekliyorum yani. Hâlâ öyleyim.
- Okulu bırakıp çok erken yaşta ilk evliliğinizi yaptınız. Kızlar çoğu kez eşlerinde babalarını ararlar. Siz de eşinizde Atatürk’ü aramış olabilir misiniz?
Atatürk’ü aramış olabilirim. Kendi babamı değil ama. Ben anne babama karakter olarak benzemiyorum. Yani annem ile babamla bağdaşmıyorum. Onları çok seviyorum. Ama onlar daha sakin, daha mazbutlar. Ben daha canlı bir hayatı severim.
- Rol modeliniz Atatürk olduysa, imkânsızı isteyerek kendinizi mutsuzluğa mahkûm etmişsiniz...
Tabii tabii.
- İlk eşinizde Atatürk’ten hangi izleri buldunuz?
Valla kibar olması cazip geldi bana o an için. Annem babam beni evlendirmek istemiyorlardı çok küçük olduğum için. Ama ben razı ettim. Mani olamadılar bana. Karakterim çok baskındır benim. Hiçbir zaman ‘Atatürk’ün kızıyım’ diye ortaya çıkmadım. Kimse bilmiyordu beni. Dikkat ederseniz 15 senedir Atatürk’ün kızıyım diye çıkıyorum ortaya ve onu anlatıyorum. Bunu da kendime vazife edindim.
- Yıllarca geri planda kalmanın getirdiği o boşluğu doldurmak istediniz.
Evet. Yani buna ihtiyaç duydum. Atatürk’ü anlatmak benim vazifem dedim. Çünkü kalmadı kimse. Atatürk maalesef yanlış tanınıyor. Diktatör tanınıyor. Demokrasiyi getirmek için bazı yerlerde diktatör de olmak şarttı.
- Ama madalyonun öbür yüzünde sizin yeniden küçük Ülkü olma ihtiyacınız vardı. Çünkü yıllardır geri planda kalmıştınız.
Kaldım. İsteseydim ön plana çıkabilirdim. Eğer siyasete giriyorsanız bazı şeylere çok dikkat etmeniz lazım. Ama geri planda kalıp, hiçbir şeyden istifade etmiyorsanız kimse size karışamaz. Her şeyin bir bedeli var. Bu bedeli ödememek için kaçtım.
- 60 yaşındayken yeniden ortaya çıktınız ama...
Bu da bir Rotary okulundan aldığım davetle başladı. ‘Atatürk’ü anlatır mısınız?’ dediler. Anlattım. Ondan sonra duyuldu. O okul çağırdı. Bu okul çağırdı. Çocukların gözlerindeki o pırıltı beni mutlu etti. Kendimi yeniden küçük Ülkü olarak görmeye başladım.
- O kaybolan kızı ortaya çıkarttınız.
Çıkarttım. Ve bu beni çok mutlu etti.
- Kendinizi tedavi ettiniz bir anlamda.
Tabii. Atatürk’ün manevî kızıysam, bazı haklarım olmalı, dedim. Sabiha Gökçen harika bir insandı; ama sosyal değildi. Ne bileyim resepsiyonlara gitsin, gezsin hoşlanmazdı. Belki çok küçük yaşta Atatürk beni gezdirdi, etti, bunların da tesiri olabilir. Ama karakterim de olabilir. Ben yaşamayı seviyorum.
- İlk eşinizden iki oğlunuz var. İkincisinden?
İstemedim çocuk. Onun da üç kızı vardı.
- Öke Bey ne iş yapıyor?
Gıda pazarlama işinde. Fakat işleri iki senedir bozuldu. Şu anda bekliyor. Bazı işler yapacak.
- Eşlerinizden de size küçük Ülkü gibi davranmalarını istediniz mi?
Olabilir. 74’üme bastım. Kendimi hiç bu yaşta hissetmiyorum. Yani ruhumda bir çocuksuluk var. Arkadaşlarım hep gençtir. Kendi yaşımdakilerle pek görüşmüyorum. Yine gece hayatını, seyahati çok seviyorum. Çocuksu bir karakterim var. Bana ‘Küçük Ülkü’ denmesinden hoşlanıyorum.
- Yani çocuk olduğunuza göre size hayır denmemeli. İstekleriniz hemen yerine mi getirilmeli?
Evet, biraz öyleyim. İstediğimi mutlaka yapmak isterim. Tek çocuğum ben. Annem de babam da tek çocuktular. Hiçbir akrabam yok. Yani çok yalnız bir insanım esasında. Çocuklarım da Amerika’dalar. Orada ticaret yapıyorlar. Kristal ihraç ediyorlar.
- Aileden bir şey kaldı mı size; arsa, ev..
Ev kaldı ama tabii ben onları hep sattım çocuklar okurken. Devletten hiçbir zaman yardım istemedim.
- Başbakan’a mektup yazıp araba ve koruma isteyinceye kadar...
Yani Japon imparatorluğuna mı yazacaktım? Validen istedik ilk önce. Sonra İş Bankası’ndan istedik. Maaşımın artırılması için Başbakan’a mektup yazmadım ben. Benim maaşımı devlet vermiyor zaten.
- İş Bankası ve CHP’den maaşınızın artırılması talebiniz oldu mu?
Hayır. Her sene onlar artırıyorlar zaten. Para ile ilgili en ufacık bir istekte bulunmadım kimseye. Atatürk’ün vasiyeti var. O da kendi parası. Devletin değil.
- 1938’de 200 liraydı değil mi?
Evet. O 200 lira, senelerce artmadı. İlk Ecevit’in zamanında artırıldı. Ben hiç müracaat etmeden 200 lirayı 800 lira yaptı Ecevit. Kıbrıs Harekatı günleriydi. Ondan sonra bu âdet oldu ve her sene arttı, 5 milyara çıktı.
- Bu 200’ün bugünkü karşılığı nedir?
15 milyar filan. Beş milyarı da dört aydır alıyorum. Ondan evvel üç buçuk alıyordum. Hep üç yüz, dört yüz artırıyorlardı, bu sene fazla artırdılar. Yani bu beş milyar fazla gibi geliyor; ama düşünün benim sosyal hayatımı. Oraya gidiyorum, buraya gidiyorum. Bir taksi 30 milyona gidiyor havaalanına. Evde temizlik için kadın ihtiyacınız var. Sekretere ihtiyacınız var. Bakın ben artık başa çıkamıyorum. Bu yaşa geldim. Yani beni başkalarıyla mukayese etmemeleri lazım.
- Oğullarınızdan yardım alma imkânınız yok mu?
Oğullarımın da işleri bozuk.
- Sizin hiçbir CHP’nin toplantısına çağrıldığınızı duymadım. Baykal görüşme talebinize de yanıt vermedi. Nedeni ne olabilir?
Kimsenin aleyhinde konuşmak istemiyorum. Sadece şunu söylüyorum. Benim bir arabaya ihtiyacım var. Artık bunu CHP mi, İş Bankası mı verir, bilemem. Ben bunu hak olarak görüyorum. Bana bunu vermek mecburiyetindeler. Türkiye Cumhuriyeti’ni var eden Atatürk’ün manevî kızına bir arabayı çok görüyorlarsa yazıklar olsun. Duyuyorum, işadamları diyorlar ki: ‘Birleşelim, Ülkü Hanım’a bir araba verelim. Bu bizim emanetimizdir diye.’ Ben şiddetle bir araba istiyorum. Çünkü kar oluyor, kış oluyor. Taksi bulamıyorum. Eşimin işleri iyiyken sekreterimiz de vardı, arabamız da. O zaman istemedim. Ama şu anda yaşım ve durumum münasebetiyle arabaya şiddetle ihtiyacım var. Çünkü bir resepsiyona gidiyorsunuz, Amerikan konsolosluğu çağırabiliyor. Gece oradan çıkıyorsunuz. Araba bulamıyorsunuz. Mesela bilmem nereyi güzelleştirme derneği çağırıyor. Çağdaş Yaşam Derneği çağırıyor. Gelin diyorlar Swissotel’e. Arabanız yok. Ne diyeceksiniz onlara? Tabii hususi ihtiyaçlarım da var. Terziye gideceğim. Berbere gideceğim, saçımı yaptıracağım. Ben de bir insanım.
- Peki “Yaptığım tek iş hatıra anlatmak olmamalıydı, bir mesleğim olmalıydı” diyor musunuz?
Tabii, hayat şartları değişik olsaydı, avukat olmak isterdim. Yani balerin olmak isterdim. Atatürk’ü anlatmayı bir meslek olarak seçtim. Zaten ‘hoca hanım’ diyorlar bana. Onu büyük bir onurla çocuklara anlatmak benim boynumun borcu. Halktan büyük bir sevgi görüyorum. Yollarda bazen çevirip öpüyorlar.
- Sizin şahsınızı mı seviyorlar, Atatürk’ü mü?
Atatürk sevgisini bende gideriyorlar. Onu seven beni seviyor zaten. Bundan gurur duyuyorum.
- Bir söyleşinizde “benim şık giyinmem lazım” demiştiniz...
Atatürk beni hep şık giydirirmiş. Bu da bende alışkanlık haline gelmiş. Bazı insan daha mütevazı giyinir, ben şık giyinmeyi severim. Atatürk milletine son derece kıymet verirdi. Kıymet verdiğiniz bir yere gidiyorsanız şık giyinirsiniz.
- Daha mütevazı bir yaşama razı olsanız daha huzurlu olmaz mıydınız acaba?
Kaç tane konsolosluk var. Balolar oluyor. Davet ediyorlar. Ne yapacaksınız, oraya mütevazı mı gideceksiniz? Atatürk’ün manevî kızı geliyor demeyecekler mi? Ben lüks giyinmiyorum. Ucuz ve değişik giyinmesini severim. Ben Atatürk’ün yadigârıyım. İster küçük Ülkü olayım, ister büyük Ülkü olayım. Eşimin dostumun cenazesine, düğününe veyahut bütün kulüplerin davetlerine, resepsiyonlarına arabasız nasıl gideceğim? Siz olsanız ne yaparsınız?
- Ben olsam daha mütevazı bir hayatı seçerim.
Ama niye yani? Atatürk’ün kızı olarak niye mütevazı yaşayayım? Onlar orada paraları götürüyorlar, çalıyorlar, çırpıyorlar. Bana mecburlar bir araba almaya. Fazla bir şey istemiyorum ki sadece bir araba. Gidin dünya liderlerinin yakınlarının yaşantılarını alın. 74 yılda bir araba istedim diye ortalık birbirine girdi ya. İnönü’nün kızları Pembe Köşk’ü kullanıyor. Oraya kondular, müze diye kullanıyorlar. Fakat ev olarak kullanıyorlar, çok zengin olmalarına rağmen. Ben paraya ehemmiyet verseydim, Atatürk’ten kalan eşyaları müzelere bağışlamaz, satardım.