Gündem
  • 14.3.2026 22:34

Bahçeli'den Türkiye için dış politikada 5 maddelik yol haritası

MHP Lideri Bahçeli, bölgesel kaosa karşı 5 maddelik izlenmesi gereken yol haritasını açıkladı. Sınır güvenliğinden Körfez ile iş birliğine kadar somut bir rota çizen Bahçeli, Türkiye’nin krizlerin akıntısına kapılan değil, istikamet tayin eden "düzen kurucu" bir güç olarak hareket etmesi gerektiğini vurguladı.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin iftar programında yaptığı stratejik analizlerle Türkiye’nin küresel kırılma eşiğindeki rotasını çizdi. Lübnan ve İran merkezli risklerin Türkiye’nin milli güvenliğini doğrudan tehdit ettiğini vurgulayan Bahçeli, krizin akıntısına kapılmamak için 'rota' çizdi.

MHP Lideri Bahçeli'nin konuşmalarından öne çıkan başlıklar şöyle:

Haritalar yerinde duruyor gibi görünse de haritaların arkasındaki kudret terazisi derin mahfiller tarafından yeniden kurulmaktadır. Devletler aynı sınırlarla tanımlanıyor ve anılıyor olsa da güvenlik kuşakları yer yer daralmakta, yer yer genişlemekte ve yer yer de kırılmaktadır.

Kısacası dünya, eski kavramlar açıklanamayacak; eski ezberlerle yönetilemeyecek radikal bir kırılma eşiğine gelmiştir. Bu kırılma, yalnız birkaç bölgesel gerilimin toplamı değildir; Ortadoğu’dan Avrasya’ya oradan Pasifik’e uzanan geniş bir hatta güç dengelerinin yeniden tartıldığı, devletlerin iç dayanıklılığının sınandığı ve yeni bir jeopolitik düzenin ağır ağır şekillendiği tarihî bir eşi̇ktir.

Türkiye’nin önünde duran mesele de tam olarak budur.

Tarihin ileride kayıt altına alacağı günleri yaşarken; bizler, bu sorunun cevabını aramak ve Türkiye’nin hangi istikamette yürümesi gerektiğini açık bir şekilde ortaya koymak durumundayız.

"BÜYÜK HESAPLAŞMANIN FARKLI CEPHELERİ"

Bazen de asırların biriktirdiği gerilim birkaç yılın, birkaç ayın, hatta birkaç haftanın içine sıkışır ve dünya bir anda hızlanmış bir zamanın içine girer. Bugün tam da böylesi bir eşiğin içindeyiz.

İç cepheyi tahkim, dış sahayı tanzim: Bahçeli'den Türkiye için dış politikada 5 maddelik yol haritası

 

Gazze’de yaşanan insanlık dramı, Lübnan sahasında derinleşen kırılma, İran merkezli gün geçtikçe kontrolden çıkarak tırmanan savaş hali, Suriye ve Irak zeminindeki kırılganlık, Ukrayna–Rusya savaşının Avrupa güvenlik mimarisini sarsan etkisi, Afganistan’dan Pakistan’a uzanan istikrarsızlık hattı, Çin ile Hindistan sahasındaki makro ve mikro stratejik rekabet; bunların hiçbiri birbirinden kopuk ve tesadüfi hadiseler değildir.

Aksine, Avrasya’dan Ortadoğu’ya uzanan geniş bir kuşakta güç dengelerinin yeniden tartıldığı, güvenlik kuşaklarının yeniden çizildiği ve küresel düzenin yeni bir geometri kazandığı büyük bir hesaplaşmanın farklı cepheleridir.

“GECİKMİŞ TEDBİR ZAAF ÜRETİR”

Bu nedenle hadiseleri yalnız ekrana yansıyan görüntülerle, gündelik sıcak haber diliyle veya askeri misillemelerin yüzeysel kronolojisiyle okumak yeterli değildir. Meselenin derininde enerji hatlarını ve ticaret koridorlarını kontrol etme mücadelesi, nüfuz alanlarının yeniden paylaşımı, vekâlet ağları üzerinden yürüyen rekabet, mezhebi ve etnik fay hatlarının stratejik biçimde harekete geçirilmesi ve nihayetinde küresel güç mimarisinin yeni bir dizilişe doğru evrilmesi bulunmaktadır.

Devlet aklı hadiseleri olup bittikten sonra yorumlayan bir seyirci değildir; olup bitecek olanı önceden tartan, ihtimalleri hesaplayan ve istikameti buna göre tayin eden iradedir.

Zamansız cesaret çoğu zaman hesapsızlığa dönüşür; gecikmiş tedbir ise kudret değil zaaf üretir. Buna karşılık erken kavranmış bir risk, devletlere hareket alanı açar, milletlere nefes aldırır ve krizleri yönetme kabiliyeti kazandırır.

ORTA DOĞU'DAKİ RİSKLERE DİKKAT ÇEKTİ

Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu çizgi de tam olarak budur: öfkeye kapılmayan, hamasetle savrulmayan, rehavete teslim olmayan; aklı, tecrübeyi ve milli menfaati merkeze alan soğukkanlı bir devlet çizgisi.

Orta Doğu’nun geniş fay hattı yeniden harekete geçirilmiştir. Gazze’de başlayan ateş, Lübnan’a sıçramış, Suriye’ye gölgelenmiş, Irak’a temas etmiş, nihayet İran’ın merkezine kadar uzanan bir sarsıntı üretmiştir.

Burada yürüyen mücadele yalnız askeri hedeflerin mücadelesi sayılmaz. Aynı zamanda devletlerin çevresel derinliği, caydırıcılık halkaları, bölgesel nüfuz ağları ve küresel hiyerarşide tutunma kabiliyetleri de sınanmaktadır. Şu husus açık şekilde görülmelidir: Orta Doğu’da uzun yıllar vekâlet hatları üzerinden yürütülen mücadele artık çevreden merkeze doğru yönelen daha doğrudan bir safhaya geçmiştir. Bu durum bölgedeki her aktör için yeni riskler üretmektedir; Türkiye için de aynı gerçek geçerlidir.

 

İç cepheyi tahkim, dış sahayı tanzim: Bahçeli'den Türkiye için dış politikada 5 maddelik yol haritası

İRAN KAYBEDERSE NE OLUR?

Üstelik bu tablo tarihten kopuk bir gelişme değildir. Yaklaşık bir asır önce Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere ve kısmen Fransa tarafından kurulan bölgesel statüko, cetvelle çizilmiş sınırlar ve dış merkezli güvenlik mimarileri üzerine inşa edilmişti. O düzen uzun yıllar boyunca farklı biçimlerde varlığını sürdürdü. Bugün ise aynı coğrafyanın statükosu bu defa Amerika Birleşik Devletleri’nin stratejik yaklaşımı ve İsrail’i merkeze yerleştiren yeni bir güvenlik tasarımı üzerinden yeniden şekillendirilmek istenmektedir.

Böylece kadim Ortadoğu coğrafyasının kaderi ikinci kez dış merkezli bir dizayn girişimiyle karşı karşıya bırakılmaktadır. Bu girişim yalnız siyasi haritaları değil; aynı zamanda bu topraklarda yaşayan toplumların tarihsel hakikatini, hafızasını ve meşru beklentilerini de örseleme riski taşımaktadır. Bugün bu büyük jeopolitik tertibin düğümlendiği ana eşiklerden biri de İran sahasıdır. İran sıradan bir ülke olmadığı gibi, yaşayacağı muhtemel bir sarsıntı da sıradan bir iç karışıklık şeklinde görülemez.

İran gibi büyük, tarihî, çok katmanlı ve sert devlet reflekslerine sahip bir yapıda ortaya çıkacak çözülme yalnız bir rejim meselesi üretmez; aynı zamanda sınır aşan güvenlik baskısı, düzensiz nüfus hareketleri, mezhepsel dalgalanmalar, kaçak ekonomi ağlarının genişlemesi, vekil silahlı yapıların çoğalması ve yeni jeopolitik boşlukların doğması gibi sonuçlar doğurur.

Başka bir ifadeyle İran’da yaşanacak kontrolsüz bir zayıflama yahut çözülme yalnız Tahran’ın iç meselesi olarak kalmayacak; dalga dalga çevre ülkelere yayılan yeni bir istikrarsızlık kuşağı üretme potansiyeli taşıyacaktır.

 

İç cepheyi tahkim, dış sahayı tanzim: Bahçeli'den Türkiye için dış politikada 5 maddelik yol haritası

TÜRKİYE'NİN KARŞISINDAKİ TABLO

Mesele tam da budur. Türkiye’nin önündeki mesele, uzaktan izlenen bir sınır krizi meselesi değildir. Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tablo doğrudan doğruya milli güvenlik, sınır emniyeti ve bölgesel istikrar dosyasıdır. Suriye tecrübesi bize ağır bedeller ödeterek öğretmiştir ki devlet otoritesinin zayıfladığı alanlar kısa sürede farklı silahlı grupların, vekâlet unsurlarının, düzensiz göç hareketlerinin, kaçak ekonomi ağlarının ve dış müdahalelerin sahasına dönüşmektedir.

Bugün İran merkezli gelişmeler de aynı dikkatle okunmalıdır. Bir bölgede devlet boşluğu oluştuğu an oraya akıl, vicdan, izan ve merhamet yerleşmez; önce silah yerleşir, sonra istihbarat yerleşir, ardından vekâlet savaşı yerleşir. Sonrasında o coğrafyanın halkları başkalarının hesaplarının altında ezilir.

"DEVLET BOŞLUĞU OLUŞTUĞU AN ÖNCE SİLAH YERLEŞİR"

Lübnan meselesi burada ayrıca konuşulmak mecburiyetindedir. Çünkü Lübnan, Orta Doğu’nun küçültülmüş haritası; aynı zamanda büyütülmüş çelişkisidir. Din vardır, mezhep vardır, dış müdahale vardır, tarihî kırılma vardır, silahlı yapı vardır, zayıf devlet vardır, güçlü yabancı hesap vardır.

Beyrut’un kaderi bize şunu defalarca göstermiştir: Devlet zayıfladıkça cemaatler büyür; cemaatler büyüdükçe dış nüfuz kolaylaşır, dış nüfuz yerleştikçe milli egemenlik aşınır. Bu kısır döngü kırılmadığı sürece bir ülke sınırlarını korusa da istiklalini tam anlamıyla koruyamaz.

 

İç cepheyi tahkim, dış sahayı tanzim: Bahçeli'den Türkiye için dış politikada 5 maddelik yol haritası

Lübnan’a bakarken yalnız bugünün cari, sıcak çatışmasını görmek kâfi gelmez. Osmanlı’nın son asrından manda yıllarına, iç savaştan 2006 krizine kadar uzanan çizgi, bize aynı ibret levhasını göstermektedir: İç denge bozulduğu an dış müdahale gecikmez.

Dış müdahale yerleştiği an ülkenin kendi karar kudreti küçülür. Karar kudreti küçüldüğü an silahlı yapılar devletin önüne geçer. Bugün Lübnan sahasında yeniden görülen tablo da budur. Yanan yalnız bir cephe sayılmaz; aşınan aynı zamanda devlet fikridir.

LÜBNAN'DAKİ TEHLİKE

Bu sebeple Lübnan başlığı, Türkiye açısından yalnızca duygusal bir dayanışma meselesi olarak kalmamalı; aynı zamanda güvenlik, egemenlik ve bölgesel düzen hakkında ağır dersler taşıyan tarihî bir ibret sahası da olmalıdır.

Lübnan’ın başına gelen her hadise Türkiye’ye şu gerçeği yeniden hatırlatmaktadır: Devlet zayıflarsa coğrafya konuşur, softalık konuşur, mezhep konuşur, silah konuşur, yabancı başkentler konuşur. Devlet ayakta durursa millet nefes alır, sınırlar emniyet bulur, dış müdahale hevesi kırılır.

Bugün ortaya çıkan tablo şunu göstermektedir: İsrail, Filistin sahasını fiilen tasfiye edilmiş bir alan gibi görmekte ve güvenlik stratejisini kuzeye doğru genişletme arayışını açık biçimde hızlandırmaktadır. Gerekçe Hizbullah olur, gerekçe İran olur, gerekçe güvenlik olur; fakat ortaya çıkan stratejik yönelim değişmemektedir.

Bahane ne olursa olsun, bölgesel güç dengelerini İsrail merkezli yeni bir güvenlik kuşağı üzerinden yeniden kurma arayışı giderek daha görünür hâle gelmektedir.

Bu noktada şu soruyu açıkça sormak gerekir: Eğer Filistin sahası fiilen daraltılmış ve parçalanmış bir alan hâline getirilmişse, sıradaki baskı hattı neresidir? Bu sorunun cevabını görmek zor değildir.

Lübnan sahası giderek daha fazla hedef hâline gelmektedir. Bu durum yalnız Lübnan için değil, Doğu Akdeniz’in tamamı için ciddi bir jeopolitik kırılma anlamına gelmektedir.

"LÜBNNA YALNIZ KÜÇÜK BİR ÜLKE DEĞİL"

Çünkü Lübnan yalnız küçük bir ülke değildir. Lübnan aynı zamanda Doğu Akdeniz’in düğüm noktalarından biridir. Beyrut yalnız bir başkent değildir; tarih boyunca ticaretin, kültürün ve jeopolitiğin kesiştiği büyük bir kapıdır.

Lübnan’ın kendi içinde güçlendirilmesi, bölgesel istikrar mekanizmalarının kurulması ve gerekirse komşu coğrafyalarla yeni siyasi ve ekonomik iş birliği imkanlarının değerlendirilmesi artık ertelenemez bir ihtiyaçtır.

Çünkü gerçek şudur: Denizden komşumuz olan Lübnan çökerse yalnız bir ülke çökmüş olmaz; Doğu Akdeniz’de yeni bir istikrarsızlık kuşağı doğar. Beyrut düşerse yalnız bir şehir yara almış olmaz; bölgenin jeopolitik dengesi sarsılır.

Bu yüzden Lübnan meselesi yalnız Lübnan’ın meselesi değildir; aynı zamanda bölgenin geleceği ve Türkiye’nin güvenliği ile doğrudan bağlantılı bir stratejik meseledir.

İç cepheyi tahkim, dış sahayı tanzim: Bahçeli'den Türkiye için dış politikada 5 maddelik yol haritası

TÜRKİYE NE YAPMALI?

Tam da bu sebeple Türkiye’nin önündeki ödev ağırdır. İç siyasetin sığ ve gündelik polemiklerine sıkışmış zeminden süratle çıkılması zaruridir. Muhalefet adına yerel ölçekte dahi kalıcı bir eser ortaya koyamayan; bir yanda bir kifayetsiz, öte yanda bir muhteris figürün ve onların payandası, sözcüsü konumuna yerleşmiş sözüm ona bir liderin dar ufuklu rekabetinin Türkiye’nin stratejik atmosferini belirlemesine müsaade edilemez.

Türkiye’nin böylesi bir dönemde ihtiyacı olan şey gürültülü polemiklerden ziyade, sağlam irade; sığ muhalefet ve rekabetten öte, devlet çapında bir akıl ve dirayettir.

Bu nedenle devlet ölçeğinde bir toparlanma ve konsolidasyon zaruridir. Güvenlik, enerji ve dış politika başlıklarında asgari müştereklerin hızla tahkim edilmesi gerekmektedir.

Türkiye’nin iç cephesi sağlam olursa dış baskılar anlamını yitirir. İç dayanıklılık güçlenirse bölgesel krizler Türkiye için tehdit olmaktan çıkar, yönetilebilir risklere dönüşür.

MUHALEFETE SESLENDİ

Buradan muhalefete açıkça seslenmek isterim: Türkiye’nin etrafında ateş çemberi daralırken, hâlâ belediye kulisleriyle, kişisel ikbal hesaplarıyla, medya parıltısıyla, günübirlik polemiklerle oyalanan bir siyaset çizgisi, memlekete yük olur.

Devletin önüne proje koyamayan, milletin önüne ufuk koyamayan, bölgesel kırılma anlarında tarih şuuruyla davranamayan kifayetsiz ve muhteris kadroların, Türkiye’yi büyük fırtınalardan sağ salim çıkarma kabiliyeti bulunamaz. Gürültü çıkarmak kolaydır. Sosyal medyada parlamak kolaydır. Ham cümlelerle kalabalık toplamak kolaydır. Zor olan, devleti okumaktır. Zor olan, coğrafyanın ağırlığını taşımaktır. Zor olan, kriz anında soğukkanlı ve kurucu bir çizgi gösterebilmektir.

Muhalefetin bir kısmı, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu büyük jeopolitik sınamanın mahiyetini kavrayabilecek bir ufka sahip görünmemektedir. Okyanuslar kabarırken ufukta, onlar kendilerince ÖZGÜR bir halet-i ruhiye içinde sığ sularda çamurla oynamayı marifet saymaktadır.

Oysa burada konuşulan mevzu herhangi bir parti rekabeti, herhangi bir seçim hesabı yahut ekranlarda tüketilen bir polemik başlığı değildir. Burada konuşulan mevzu, Türkiye Cumhuriyeti’nin önümüzdeki yüz yılını şekillendirecek güvenlik ve jeopolitik eşiğin kendisidir.

İran sahasında doğabilecek ağır bir kırılmanın etkisi yalnızca Tahran’ı ilgilendiren bir hadise olarak kalmaz; dalga dalga Türkiye’nin doğu sınırlarına, güvenlik mimarisine, göç hareketlerine, ekonomik dengelerine ve iç istikrarına kadar uzanabilecek bir sarsıntı üretir.

Böyle bir mesele sloganla yürütülemez. Böyle bir mesele kifayetsizlikle taşınamaz. Böyle bir mesele şahsi ihtirasların gölgesine terk edilemez.

“İÇERDE BİRLİK KUDRET ÜRETİR”

Toplumsal mutabakat derinleşmeden devletin dış baskılara karşı direnç kapasitesi azami seviyeye ulaşamaz. Türkiye’nin etnik fay hatlarıyla, mezhebi gerilimlerle, siyasi kutuplaşmayla ve kültürel ayrıştırmalarla zayıflatılmasına dönük her girişim doğrudan doğruya milli güvenlik meselesidir.

İçerde birlik kudret üretir. İçerde kardeşlik caydırıcılık üretir. İçerde çözülme ise dışarıda iştah kabartır. Bu gerçek bugün her zamankinden daha açıktır.

Cumhur İttifakı’nın kıymeti de tam burada anlaşılmaktadır. Cumhur İttifakı, basit bir seçim ortaklığı sayılmaz; Türkiye’nin ağır zamanlarında devlet ile millet arasındaki bağı tahkim eden, güvenlik ile siyaset arasındaki eşgüdümü kuvvetlendiren, iç cepheyi tahkim eden tarihî bir irade birliğidir.

Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu bölgesel tehditler düşünüldüğünde, Cumhur İttifakı’nın ortaya koyduğu duruş; dağınıklık yerine dayanışmayı, gevşeklik yerine kararlılığı, tereddüt yerine devlet ciddiyetini, savrulma yerine istikamet duygusunu temsil etmektedir.

Cumhur İttifakı’nın kıymeti seçim günlerinde değil, işte böylesi kader anlarında daha iyi anlaşılır.

İç cepheyi tahkim, dış sahayı tanzim: Bahçeli'den Türkiye için dış politikada 5 maddelik yol haritası

5 MADDEDE ANLATTI

Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu şey, merkezî devlet refleksinin bütün ağırlığıyla sahaya yansımasıdır. İç ve dış gelişmeler karşısında dağınık tepkiler üreten bir siyasal atmosferden süratle uzaklaşılmalıdır. Türkiye’nin selameti için güvenlikte tavizsiz, ekonomide ihtiyatlı, diplomaside etkin ve siyasette sorumluluk bilinci taşıyan bir devlet çizgisi ivedilikle tahkim edilmelidir.

İçinde bulunduğumuz jeopolitik eşik refleksle değil, stratejiyle hareket etmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu çerçevede atılması gereken adımlar da son derece açıktır.

Her şeyden önce sınır güvenliği en üst düzeyde tahkim edilmelidir. İran hattında doğabilecek her ihtimal için çok katmanlı bir hazırlık yapılmalıdır.

Muhtemel göç baskısı, kaçakçılık ağlarının genişlemesi, vekil silahlı yapıların hareket alanı kazanması, terör sızmaları ve ekonomik yansımalar eş zamanlı bir güvenlik perspektifi içinde ele alınmalıdır. Devlet aklı ihtimalleri küçümsemez; en kötü senaryoyu dahi hesaba katarak hazırlığını yapar.

İkinci olarak Avrupa Birliği ile erken hazırlık ve koordinasyon mekanizmaları kurulmalıdır. Suriye krizinde Avrupa hazırlıksız yakalanmış, ortaya çıkan insani ve güvenlik maliyetinin önemli bir kısmını Türkiye taşımıştır.

Yeni bir bölgesel sarsıntıda aynı tablonun tekrarına fırsat verilmemelidir. Türkiye, Avrupa karşısında yalnız yük taşıyan bir sınır ülkesi konumuna sıkışamaz. Tam tersine, riskleri yöneten, sahayı okuyabilen ve kriz yönetiminde merkez rol üstlenen bir aktör konumunu tahkim etmelidir.

Üçüncü olarak Birleşmiş Milletler zemininde insani güvenlik başlığı güçlü biçimde sahiplenilmelidir. Sivillerin korunması, kitlesel yerinden edilmenin yönetimi, insani yardım koridorlarının açık tutulması ve bölgesel istikrarın muhafazası için uluslararası eşgüdüm çağrısı yapılmalıdır.

Türkiye bu başlıkta yalnız bir tarafın sesi olarak değil, bölgesel vicdanın ve uluslararası sorumluluğun temsilcisi olarak hareket etmelidir.

Dördüncü olarak Körfez ülkeleriyle güvenlik, enerji ve insani meseleler konusunda daha yakın ve kurumsal bir istişare mekanizması kurulmalıdır.

Bu ilişki dar bloklaşma mantığıyla yürütülmemeli; gerilimi azaltan, maliyetleri düşüren ve bölgesel istikrarı güçlendiren bir iş birliği zemini üzerinden şekillenmelidir. Ortadoğu’nun istikrarı rekabetin derinleşmesiyle sureti ile değil, rasyonel iş birliği kanallarının güçlenmesiyle mümkün olacaktır.

Beşinci olarak Türkiye onay bekleyen, işaret arayan bir ülke psikolojisiyle hareket edemez. Ankara artık yalnızca sınır komşuluğu yapan yahut sığınmacı baskısı taşıyan bir ülke gibi konuşamaz.

Türkiye sahayı bilen, geçiş dönemi risklerini tanıyan ve bölgesel istikrarın maliyetini fiilen üstlenmiş bir devlet olarak hareket etmek zorundadır. Bu nedenle Türkiye’nin rolü pasif bir gözlemci rolü olmamalıdır; Türkiye’nin düzen kurucu ve denge sağlayıcı bir merkez ülke rolüdür.

Bütün bu başlıklar bir araya geldiğinde ortaya çıkan çerçeve son derece açıktır: Türkiye krizin akıntısına kapılan bir ülke olmaktan masundur. Türkiye, krizlerin ortasında istikamet tayin eden bir devlettir.

Amerika Birleşik Devletleri uzun yıllar boyunca kurduğu uluslararası düzenin yükünü taşımakta zorlanmakta, stratejik rasyonalitesini yeniden kurma arayışı içinde hareket etmektedir.

İç cepheyi tahkim, dış sahayı tanzim: Bahçeli'den Türkiye için dış politikada 5 maddelik yol haritası

Rusya - Ukrayna savaşıyla birlikte küresel sistemden bütünüyle dışlanmış bir aktör sayılmaz; ancak geniş ölçekte oyun kurabilen bir merkez güç vasfını ciddi ölçüde aşındırmıştır.

Çin ise dikkatli, temkinli ve zaman zaman ürkek sayılabilecek bir ilerleyişle, bu iki büyük gücün açtığı boşlukları ölçerek küresel etki alanını genişletmeye çalışmaktadır.

Bu denklemin bir diğer yükselen aktörü de Hindistan’dır. Demografik büyüklüğü, ekonomik dinamizmi ve bölgesel iddialarıyla Hindistan önümüzdeki yıllarda Avrasya dengelerinde daha görünür bir aktör hâline gelmektedir. Bu durum Türkiye açısından dikkatle izlenmesi gereken yeni bir rekabet sahasına işaret etmektedir.

Bütün bu gelişmelerin ortasında dünya siyasetinin yeni belirleyici unsurlarından biri de koridorlar ve kanallar hâline gelmiştir.

Güncellenme Tarihi : 14.3.2026 23:10

İLGİLİ HABERLER