Gündem
  • 18.6.2008 11:24

PENTAGON’UN SON SENARYOSU: ASKER DARBE YAPARSA...

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’a bağlı ‘araştırma-geliştirme’ kuruluşu Rand Corporation, ‘Türkiye’de siyasal İslam’ın yükselişi’ başlıklı 135 sayfalık bir rapor yayımladı. Türkiye’nin Kemalist devrimden AKP’nin iktidara gelişine dek siyasal İslam’la deneyimini ve AKP’nin dış politikasını inceleyen raporun en çarpıcı kısmı, Türkiye’nin 10 yıl içinde yaşaması muhtemel dört ‘alternatif gelecek’ senaryosu. Senaryolar arasında darbe de var şeriat da.

İŞTE, ASKERİN DARBE YAPTIĞI SENARYO:

AKP kapatılsa da siyasi gücü ortadan kalkmaz

Başörtüsü, Türkiye’deki din ve devletin rolüne yönelik süregiden tartışmada muazzam önemi haiz bir simge haline gelmiş durumda, fakat halkın büyük bölümü için yüksek önceliğe sahip bir mesele değil. TESEV’in 2006 anketine cevap verenlerin sadece yüzde 3.7’si başörtüsünü en önemli mesele olarak görüyordu. AKP yandaşları için başörtüsü giymek kişisel bir tercih ve bunun kısıtlanması bireysel hakların ihlali.

AKP’nin bakış açısına göre, insanlar devlet kurumlarında İslami kimliklerini ifade edebilmeli. AKP’li bir meclis üyesi, partinin devlet görevlileriyle sıradan vatandaşlar arasında bir fark gözettiğini söylüyor. Mevcut giyim kurallarına göre devlet görevlileri başörtüsü giyemez ve giymemeli, fakat devletten hizmet alanlar için böyle bir kısıtlama yok. AKP’li vekile göre ihtiyaç duyulan şey, herkes için işleyen bir toplumsal konsensüs.
Laikler içinse kamusal alanlarda başörtüsünün kullanımı kişisel bir tercihten ziyade, laik devletin dokusuna siyasi bir saldırıyı temsil ediyor. Başörtüsünü Türk toplumunun İslamileştirilmesinin her yere sirayet eden ve gözle görülür bir simgesi sayıyorlar.
Bu noktada algılamayla gerçeklik arasında gözle görülür bir bağlantı eksikliği var. 2006 tarihli TESEV araştırmasına göre cevap verenlerin yüzde 64’ü son yıllarda başörtüsü kullanımının arttığı görüşünde, fakat TESEV’e göre gerçekte başörtüsü kullanımı 1999-2006 yılları arasında azaldı. Algıyla gerçeklik arasındaki mesafenin nedeni başörtülü kadınların artık kamusal alanlarda daha fazla yer alması olabilir.

Başörtüsü meselesi, Başbakan Tayyip Erdoğan ve AKP liderlerinin başörtülü eşlerinin resmi devlet törenlerine veya etkinliklerine katılıp katılmaması tartışmasıyla daha da boyutlanıyor. Laiklerin Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına itiraz etmesinin en önemli nedenlerinden biri Bayan Gül’ün başörtüsüydü. Bu yüzden Gül’ün cumhurbaşkanlığı AKP hükümeti ile laikler arasında daimi bir gerilim kaynağı özelliğini koruyacak gibi görünüyor.
2002’den sonraki ilk iktidar döneminde başörtüsü yasağına cepheden meydan okumayan AKP, 2007 seçimindeki ezici zaferle birlikte bu konuda cesaret kazanmış göründü ve başörtülü kadınların üniversitelere girme yasağını kaldırma  girişiminde bulundu.

İmam hatip okulları tartışması
Tartışmalı bir başka konu da imam hatip mezunlarına yönelik üniversiteye girişte kullanılan ve ayrımcılık yarattığı öne sürülen seçme sisteminin kaldırılmasının gerekip gerekmediği. 1997’de YÖK lise öğrencilerinin üniversite giriş sınavında kendi bölümleriyle ilgili bir programa başvurmaları halinde daha yüksek puan almaları kararı aldı. Bu imam hatip mezunlarının ancak dini eğitim veren fakültelere başvurmaları halinde yüksek puan alabilmeleri anlamına geliyordu. Yani dini eğitim vermeyen fakültelere girebilmeleri için diğer okullardan mezun olan öğrencilerden daha yüksek puan almak zorundaydılar.
İmam hatip mezunlarının 1990’larda üniversitelerin yönetim ve hukuk gibi alanlarına daha fazla sayılarda girmeye başlamalarıyla, imam hatip okulları meselesi Erbakan hükümeti ve ordu arasında sürtüşme noktası haline geldi. İmam hatip mezunlarının dini eğitim vermeyen fakültelere girmesine yönelik sınırlamalar, laiklerin okulların mesleki okullar olmaktan çıkıp, din adamı eğiten okullar haline gelmesi ve milli eğitim sistemine bir alternatif olması korkusunu yansıtıyordu. Ancak dindar Türkler imam hatip okullarını öncelikle çocuklarının dini eğitim almasını sağlayacak okullar olarak görüyor, zorunlu mesleki eğitim veren okullar olarak değil.

AKP hükümeti imam hatip mezunlarının örneğin mezun olmadan önce devlet okullarına transferine izin vererek bu fakültelere girişine imkân tanınmasının yollarını aradı. Aralık 2005’te eğitim bakanlığı imam hatip öğrencilerinin uygunluk kurslarına giderek düz liselerden mezun olmalarına imkân veren bir düzenleme yayımladı. Ancak YÖK karşı çıktı ve Şubat 2006’da Danıştay yürütmenin durdurulması yönünde nihai karar aldı. Laikler sorunu İslamcıların devlet bürokrasisinin içine işlemesi olarak ifade ederken, AKP taraftarları bunu imam hatip mezunlarına yönelik ayrımcılığı kaldırma çabası olarak tanımlıyor. İkincisi toplumdaki yaygın kanıyı işaret ediyor gibi görünüyor. Zira 2006 TESEV araştırmasına göre, katılımcıların yüzde 82’si imam hatip mezunlarına üniversiteye girişte alan açılması gerektiğine inanıyor.

Yahudi cemaati tedirgin görünüyor
Gayrımüslim azınlıklar (başta Rum, Ermeni ve Yahudi cemaatleri) AKP iktidarını karışık duygularla izliyor. Bir yandan söz konusu cemaatlerin bazı üyeleri laiklerin AKP’nin uzun dönemde amacının bir tür İslami devlet kurmak olduğuna dair korkusunu paylaşıyor. Ancak Kemalist devlet de diğer dinlere karşı en az İslam kadar kısıtlayıcı davransa da, bazı gayrımüslimler daha İslami bir devlettense laik bir devlette yaşamanın daha iyi olduğuna inanıyor.

Göründüğü kadarıyla, AKP’nin dini yönelimine ve toplumun İslamileştirilmesine dair kaygılar en çok Yahudi cemaatinde varlığını hissettiriyor. Bu anti-Semitizm’in İslamcı bir tema olarak görülmesinden kaynaklanıyor olabilir. 2006’daki bir araştırmaya göre Türkiyeli Yahudiler ülkede anti-Semitizm konusunda çok verimli bir zemin olmadığına, bunun dışarıdan ithal edildiğine inanıyor. Ancak Yahudi prototipleri yaygın. 2006’daki TESEV raporuna katılanların yüzde 55’i dünya ekonomisini Yahudilerin yönettiğini, yüzde 53’ü de ülkedeki nüfuzlu çevrelerin Yahudilerin çıkarlarına hizmet ettiğini düşündüğünü söylüyordu. 

İslamcılar anti-Semitizm’i yaymak için iki noktaya dayanıyor: İsrail-Filistin ihtilafı -ve  anti Siyonizm’in anti-Semitizmle birleştirilmesi- ve radikal İslam’ın yükselişiyle bağlantılı dini temalar. İslamcılığa yönelik güvensizliği nedeniyle Yahudi cemaati 2007 seçiminde, giderek Batı karşıtı bir tutum almasına ve azınlık hakları konusunda sicili hiç parlak olmamasına rağmen CHP’yi desteklemiş görünüyor.

Anti-Semitizm İslamcılarla sınırlı değil; ultramilliyetçi çevrelerde de aynı ölçüde yaygın. Son dönemde Türkiye’deki ‘gizli Yahudileri’ ifşa ettiğini öne süren kitaplar satış rekorları kırıyor. Bu kitaplardan biri, Erdoğan’la eşini de gizli Yahudiler  olarak Mossad’la laik Türkiye’yi yıkma komploları yapmakla suçluyor.

AKP’nin dine toplumda alan açma niyeti, gayrimüslim cemaatlerin daha özgür hareket etme yeteneğini artırabilir. Sözgelimi ilk AKP hükümetinin önerdiği ve CHP’nin şiddetle karşı çıktığı azınlık vakıfları yasası, bu konudaki katı kısıtlamaların gevşetilmesini ve devlet tarafından el konulan vakıf mülklerinin geri verilmesini öngörüyordu. Dini eğitim üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması da Hıristiyan tarikatlarının avantajına olabilir.

Haftalık Ermeni gazetesi Agos da Temmuz 2007 seçiminden önce Türkiye’deki 70 bin Ermeni’nin yaklaşık yüzde 60’ının AKP’ye oy vereceği tahmininde bulunuyordu. 2 bin kişilik Rum cemaatinde de benzer bir eğilim gözleniyordu.

DTP davası AKP için bir ikilem
AKP ayrıca Kürtler arasında da önemli gedikler açtı. 22 Temmuz seçimlerinde AKP, geleneksel olarak Kürt yanlısı partilere oy veren doğu ve güneydoğu kentlerindeki oy oranını ikiye katladı (2002’de yüzde 27,29 iken 2007’te yüzde 54 oldu). AKP’nin bu başarısının bir nedeni Kürt sorununa daha açık ve hoşgörülü bir yaklaşım tarzı benimsemesi olarak görünüyor. Ama dini grupların, özellikle Nakşibendi Sufi tarikatının etkisi de bunda bir rol oynamışa benziyor. Kürt bölgesinde en iyi örgütlenmiş İslami grup olan Nakşibendi, Kürtlerin baskın olduğu Demokratik Toplum Partisi’ni (DTP) çok sert biçimde eleştirdi ve onun eleştirisi bazı gözlemcilere göre parti tabanında bir etki yarattı. DTP’nin tarikatların Kürt bölgesinde etkisinin son yıllarda azaldığı yönündeki iddialarının aksine, etkileri Kürtler arasında artmış görünüyor.

Aynı zamanda DTP, meclisteki temsilcilerinin PKK terörünü kınamaması ve partinin PKK’yla bağları olduğu iddiaları  nedeniyle de yoğun eleştirilerin hedefi oldu. 2007 sonbaharında başsavcılık Anayasa Mahkemesi’nden PKK’ya eğilimi ve Türkiye’deki Kürt bölgelerinde özerkliği desteklediği gerekçesiyle DTP’nin kapatılması talebinde bulundu. Bu talep AKP açısından bir ikilemi de ortaya koydu: Erdoğan hükümeti PKK’nın terörist saldırılarını artırdığı bir dönemde terör konusunda yumuşak davranıyormuş izlenimi vermek istemiyor, ama aynı zamanda Kemalistlerin AKP’nin kapatılmasını meşrulaştırmak üzere kullanabileceği bir emsal teşkil edebileceği endişesiyle parti kapatmalarını desteklemek konusunda tereddütlü davranıyor.

Ordunun imam hatiplere bakışı net
Kemalizmin başlıca müritleri ve savunucuları konumundaki orduyla İslamcı köklere sahip bir parti olan AKP, Türk demokrasisinin sunduğu çerçeve dahilinde bir arada var oluyorlar, fakat iki tarafın stratejik hedefleri arasında alttan alta bir gerilim yaşanıyor: Ordu Kemalist devletin din konusunda tayin ettiği sınırları aynen korumaya ve AKP’yi veya benzeri bir partiyi laik devleti ve ordunun onun içindeki rolünü zayıflatmaktan alıkoyacak yapısal engeller yaratmaya çalışıyor. AKP’yse ordunun siyasi nüfuzunu azaltmaya ve İslam’a kamusal alanda daha fazla yer açmaya gayret ediyor.

Kasım 2002’deki AKP zaferinin ardından Genelkurmay Başkanı General Hilmi Özkök, AKP hükümetiyle barış içinde bir arada yaşama zemini oluşturmaya çalıştı. Özkök geçmişteki askeri müdahalelerin yararını sorgularken, halkın kararına güven beyan etti ve orduyu gündelik politikadan uzak tutmak için elinden geleni yaptı. Ordu, laikliğin altını oyma girişimleri olarak gördüğü durumlarla yüz yüze gelince bu uzlaşmacı konumdan ayrıldı. İmam hatip tartışmasında tavrını belli ederek, imam hatip mezunlarına dini olmayan üniversite bölümlerine eşit koşullarda girme imkânı verilmesinin cumhuriyetin laik ilkelerini ihlal ettiğini savundu.

Ordu bilhassa kendi iç uyumuyla ilgili meselelere karşı duyarlı. Yüksek Askeri Şûra İslami eğilimleri olduğundan kuşkulanılan personeli sürekli ihraç ediyor. Üst düzey AKP yetkilileri de sık sık ihraç edilen subayların mahkemelere başvurabilmesi için yasal değişikliğe gitme söz veriyor ve Erdoğan ihraç kararlarına şerh koyuyor.

Diğer yandan ordu Türkiye’nin anayasal çerçevesini AB standartlarına uyumlu hale getirmek amacıyla asker-sivil ilişkilerine dair yapılan değişikliklere (sözgelimi MGK’nın idare yetkilerinden arındırılıp danışma kurumuna dönüştürülmesi ve sivillerin çoğunluğu) direnmedi.

Gerilim Büyükanıt’la tırmandı
Orduyla AKP arasındaki ilişkiler Özkök’ün yerini, güçlü bir laik olan eski kara kuvvetleri komutanı General Yaşar Büyükanıt’ın almasından bu yana daha gergin hale geldi. İslamcı grupların başını çektiği Büyükanıt’ın atanmasını engelleme çabası başarılı olmadı. Bu amaçla yürütülen kampanyada öne sürülen iddialar arasında Büyükanıt’ın büyükbabasının Yahudi olduğu ve ‘gerçek’ bir Türk olmadığı da vardı. Van başsavcısının Büyükanıt hakkında, Şemdinli’de bir kitapçıya düzenlenen bombalı saldırıyla (saldırıdan iki astsubay sorumlu tutuluyordu) ilgili açılan davayı etkilemeye çalıştığı gerekçesiyle (Büyükanıt saldırıdan sorumlu tutulan subaylardan biri için ‘iyi çocuk’ demişti) dava açma girişimi az kalsın bir krizin patlak vermesine yol açacaktı. Ordu başsavcının ‘yetkisini aştığını’ ve silahlı kuvvetlere saldırdığını, suçlamaların hukuki temelden yoksun olduğunu iddia etti. Neticede Adalet Bakanlığı soruşturması, Büyükanıt’a dava açılmasına mahal olmadığı sonucuna vardı.

Laikler ve ordu Büyükanıt’a yönelik kampanyayı AKP ve İslamcı sektörler tarafından orduyu zayıflatmak için yürütülen bir planın parçası olarak algıladı. (CHP ‘orduya karşı bir darbeden’ dem vurdu.) Van başsavcısı Ferhat Sarıkaya’nın Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi rektörü hakkında da yolsuzluk gerekçesiyle dava açmış olması, bu kesimlerin söz konusu kuşkularını daha da kuvvetlendirdi. (Laiklere göre rektöre açılan davanın arkasında, üniversitedeki İslamcı faaliyetleri engelleme girişimi yatıyordu.) AKP hükümetinin Büyükanıt olayındaki rolüyse lastikliydi. Başbakan tartışmayı sona erdirmenin bir yolu olarak Büyükanıt’ın meclis tarafından onaylanma sürecini hızlandırdı, fakat yandaşlarını Büyükanıt karşıtı kampanyaya katılmaktan alıkoymadı (ya da alıkoyamadı).

AKP’yle ordu arasındaki gerilim Büyükanıt’ın genelkurmay başkanı seçilmesiyle tırmandı. Büyükanıt İstanbul Harp Akademisi’nde Eylül 2006’da yaptığı konuşmada İslami köktencilik tehdidine dikkat çekti. Ekim 2006’da da Kara Kuvvetleri Komutanı General İlker Başbuğ Ankara Harp Akademisi’ndeki konuşmasında ‘gerici (İslamcı) tehdidin alarm verici boyutlara ulaştığını’ söyledi, İslamcıları laikliği ‘sabırla ve sistematik şekilde’ aşındırmakla suçladı ve ordunun bu konuda sesini yükseltme hakkını savundu.

Gül önemli bir siyasi geleneği kırdı
AKP’nin Gül’ü cumhurbaşkanlığına aday göstermesi gerilimi doruğa çıkardı. Bu adaylık Türkiye’nin büyük kentlerinde kitlesel gösterileri ve Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığı’nın sitesinde yayımladığı ‘geceyarısı bildirisini’ tetikledi. Bildiride ordunun ‘laikliğin kesin savunucusu’ olduğu ve ‘gerektiğinde yaklaşımını ve tavrını açık ve somut bir biçimde ortaya koyacağı’ ilan ediliyordu. Birçok Türk bildiriyi üstü örtülü bir darbe tehdidi olarak yorumladı. Genelkurmay bildirisi ve ardından Anayasa Mahkemesi’nin tartışmalı ‘367’ kararının ardından meclis cumhurbaşkanı seçemeyince AKP 22 Temmuz’da erken seçime gitmeye karar verdi.

Gül’ün en nihayetinde 28 Ağustos’ta cumhurbaşkanı seçilmesi, önemli bir siyasi dönüm noktasını temsil ediyor. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa laik olmayan bir isim cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturuyor. Bu da önemli bir siyasi geleneğin kırılması anlamına geliyor. Bununla birlikte Gül’ün seçilmesi AKP’yle ordu arasındaki gerilimleri sona erdirmesi mümkün görünmüyor. Ordu Gül’ün seçilmesiyle ilgili derin kuşkular besliyor ve rahatsızlığını ifade etmeyi sürdürüyor (sözgelimi ordu liderliği Gül’ün yıllık resepsiyonunu ve yemin törenini boykot etti). Rahatsızlığın bu aleni sergilenişleri muhtemelen devam edecek. Ancak AKP’nin 2007’deki ezici seçim zaferi ordunun hükümete karşı, Türkiye’nin laik düzenini açıkça tehdit eden adımlar atmadıkça, doğrudan müdahaleye girişmek konusunda temkinli davranmasına yol açacak.

AB’ye üyelik müzakereleri durabilir
Erdoğan’ın ikinci başbakanlık döneminin başında AKP’nin yüz yüze olduğu asıl tehdit ordunun doğrudan müdahalesi değil, yargının partinin kapatılmasına karar vermesi. 14 Mart’ta Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Anayasa Mahkemesi’ne 162 sayfalık bir iddianame göndererek AKP’nin kapatılmasını istedi. İddianame AKP’yi ve liderlerini Türk Anayasası’nın ikinci maddesinde ifade edilen laiklik ilkesini ihlal etmekle suçluyordu. Gül, Erdoğan ve diğer AKP yetkililerinin konuşmalarını ve açıklamalarını da buna kanıt olarak gösterdi.

Anayasa Mahkemesi Türkiye’deki en yüksek yargı otoritesi. Cumhurbaşkanının atadığı 11 üyeden oluşuyor ve laikliğin kalesi olarak biliniyor. Mahkeme Yalçınkaya’nın iddianamesini oybirliğiyle görüşme kararı verdi. İddianame, ülkenin siyasi geleceği açısından ciddi sonuçlar doğurabilecek ülke içi bir krizin kapısını açmış durumda. Mahkeme iddianameyi haklı bulursa, sadece AKP’nin kapatılması değil, Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın 70 AKP üyesiyle birlikte beş yıllığına siyasetten men edilmesi ihtimali gündeme gelecek.

Ancak AKP’nin kapatılması, muhtemelen partiyi siyasi bir güç olarak ortadan kaldırmayacak. 22 Temmuz seçimi sonuçlarının da altını çizdiği üzere, AKP ülke çapında güçlü bir halk desteğine sahip. Kapatılması halinde parti büyük ihtimalle başka bir isimle tekrar ortaya çıkacak. Bununla birlikte AKP’nin kapatılması Türkiye içinde laik-dindar bölünmesini keskinleştirecek ve bazı dindar Türklerin siyasi sisteme inancını kaybetmesi sonucunu doğurabilecek.

Türkiye’nin zaten ciddi engellerle yüz yüze olan AB üyeliği umutları da daha çok zarar görecek. Birçok AB üyesi AKP’nin kapatılmasını üyelik müzakerelerinin yavaşlatılması (hatta askıya alınması) için gerekçe olarak kullanacak. Sonunda AKP kapatılmasa bile aylar boyunca siyasi varlığını savunmak ve hayatta kalmak için mücadele etmekle meşgul edilmiş olacak. Bunun sonucunda da ülke içi reformun arkasındaki (Ekim 2000’den beri zaten yavaşlama halindeki) dinamik, muhtemelen iyice cansızlaşacak ve bu da Türkiye’nin AB ile ilişkilerindeki gerilimleri artıracak.

YARIN: AKP’nin dış politikası

Senaryo 4
Askeri müdahale

Dördüncü olasılık, sosyal gerilimlerin yükselmesinin ordunun müdahalesine yol açması. AKP ordu tarafından mühim çizgilerin ihlali olarak görülen adımlar atarsa bir çatışma gerçekleşebilir. Müdahale senaryosunun iki farklı biçimi var: (1) Ordunun sosyal baskıyı AKP’ye karşı harekete geçirdiği ve nihayetinde AKP hükümetini istifaya zorladığı bir ‘yumuşak darbe’ ve (2) AKP hükümetinin zorla devrilmesine ve partinin yasaklanmasına yol açacak doğrudan bir askeri müdahale.

Yumuşak bir darbe, laiklik karşıtı faaliyetleri gerekçesiyle AKP’nin feshi ve üyelerinin siyasetten men edilmesi yönündeki bir Anayasa Mahkemesi kararıyla uygulanabilir. Bu Erbakan’ın Fazilet Partisi’ne karşı devreye sokulan bir yöntemdi ve belki de laik kesimin harekete geçtiği yön budur. 31 Mart 2008’de Anayasa Mahkemesi, başsavcı tarafından önlerine getirilen ve laiklik ilkesine aykırı faaliyetleri gerekçesiyle AKP’nin kapatılmasını talep eden davayı oybirliğiyle görüşme kararı aldı.

Buna rağmen AKP’nin İslami bir gündemi daha saldırgan biçimde dayatmaya başlaması halinde ordu tarafından doğrudan bir müdahale olasılığı dışlanamaz. Ama bu, çok olası değil ve ordunun diğer tüm seçenekleri tükettikten sonra bu yola başvurmasıyla ortaya çıkacaktır. Ordu önceki doğrudan müdahalelerinde ölçülüydü ve doğrudan yönetime dair hevesi azdı. Son yıllarda, hedeflerine ulaşmak için doğrudan olmayan yöntemlere bel bağlamayı tercih etti.

Dahası, ordunun 1997’de Erbakan’ı devirmek için yaptığı gibi, toplumu hükümete karşı harekete geçirmesi, sıra AKP’ye gelince çok daha zor olacaktır. AKP, oyların yüzde 47’sini alarak ezici bir zaferle seçildi. Sadece yüzde 21 oy alabilen Erbakan’ın Refah Partisi’nden farklı olarak, AKP çok daha geniş tabana yayılmış bir halk desteğine sahip. Bu yüzden ordu AKP hükümetine karşı eyleme geçmek için güçlü bir halk desteğine bel bağlayamaz.
Ordunun 27 Nisan 2007’deki örtülü askeri müdahale tehdidiyle verdiği ‘geceyarısı muhtırasına’ yönelik güçlü kamuoyu tepkisi, bu noktanın altını çiziyor. Muhtıra ordunun niyet ettiği üzere, halkı AKP’ye karşı birleştirmekten ziyade, gerçekte AKP’ye olan desteği daha da artırdı. Bu hakikatin ordunun hafızasından silinmesi pek mümkün değil ve orduyu muhalefeti alenen harekete geçirme konusunda daha ihtiyatlı davranmaya sevk edebilir.

(RADİKAL)

Güncellenme Tarihi : 15.5.2016 08:33

İLGİLİ HABERLER