SADİ SOMUNCUOĞLU RTÜK'ÜN ANA DİLLERDE YAYIN YÖNETMELİĞİNE BİLİMSEL ELEŞTİRİ!..
ANA DİLLERDE YAYIN HUKUKU-GERÇEKLER
VE TÜRKİYE ÖRNEĞİ
Müzakerelere başlanması için Kopenhag’ın siyasi kriterlerinin karşılanması, AB’nin sadece Türkiye için gündeme getirdiği “özel” bir uygulamadır. Bu, yok varsayılsa veya görmezden gelinse de tartışmasız bir gerçektir. Peki AB’nin “siyasi kriterler” kapsamında neler vardır: Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı gösterilmesini ve korunmasını garanti eden kurumların varlığı..
Problem sayılan bu kriterlerde değil, çok genel olan ifadelerin kapsamına Türkiye sözkonusu olduğunda ilgili, ilgisiz konuların veya üye ya da müzakereleri sürdürülen ülkelerin dahi yerine getirmediği hatta AB müktesebatının da tersine taleplerin sokulmasındadır. Bunun en somut örneklerinden birisi ana dillerde yayın meselesidir. Bu konuda AB ne tür taleplerde bulunmuş, Türkiye neler yapmıştır? Yapılan düzenlemeler gerçekten yetersiz midir? İşin hukuki boyutu ve uygulamaya ilişkin gerçekler nelerdir?
ANA DİLLERDE YAYIN HUKUKU
Ana dillerde yayın ya da eğitim, resmen azınlık olarak kabul edilmiş bireyler için gündeme getirilmiştir. Ancak gerek BM, gerekse de tüm uluslararası düzenlemelerde ortak bir azınlık tarifi yapılamadığından, azınlıkların kimler olduğu konusundaki karar egemen devletlerin yetkisine bırakılmıştır. Bu sebepledir ki Türkiye, tüm platformlarda 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşmasında tanımlanan azınlıklar dışındaki azınlıkları tanımadığını bildirmiştir. Bu konuda elbette tek örnek Türkiye değildir. AB’nin imzalamadığımız için eleştiri konusu yaptığı Azınlık Dilleri Şartı ile Ulusal Azınlıkları Koruma Çerçeve Sözleşmesi, sözleşmenin uygulama alanının belirlenmesini herşeyden önce “ulusal azınlık” kavramının kapsamını belirlemeye bağlamıştır. Bu sebeple sözleşmeyi onaylayan devletlerden 12’si (Almanya, Avusturya, Bulgaristan, Danimarka, Estonya, Liechenstein, Lüksemburg, İsviçre, Malta, Makedonya , Rusya, Slovanya) Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yaptıkları yazılı ve sözleşmeyi yorumlayan bildirimle sözleşmeyi uygulayacakları azınlığı açıklamışlardır. Mesela Almanya’nın verdiği listede Türkler yoktur.
Türkiye bu sözleşmeleri imzalamadığı için eleştirilmekte ve imzalamadığı takdirde müzakerelere başlanmayacağı bildirilmektedir ancak Azınlık Dilleri Şartı’nı imzalamayan Avrupa Konseyi üyesi ülke sayısı 15'tir ve bunlar arasında AB üyesi Belçika, Yunanistan, İrlanda ve Portekiz de bulunmaktadır. Üyeliğe henüz alınan Estonya, Letonya, Litvanya ve Polonya da imzalamamıştır. 12 Avrupa Konseyi üyesi ülke ise imzalamış ama yürürlüğe koymamıştır. Ulusal Azınlıkları Koruma Çerçeve Sözleşmesini imzalamayan ülke sayısı 3'tür ve bunlar arasında AB üyesi Fransa da vardır. AB üyesi Belçika, Yunanistan, Lüksemburg, Hollanda ile yeni üye Letonya ise imzalamış ancak yürürlüğe koymamıştır.
Bu konuda bir diğer hukuki belge Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi(AİHS)’dir ve sözleşmenin hiçbir maddesinde dil hürriyetinden söz edilmediği gibi, dil hürriyeti teminat altına da almamıştır. AB müktesebatında ana dillerde yayın ve eğitimi ilgilendiren düzenlemelerin başında gelen bu sözleşmenin ilgili maddesi ise “Düşünceyi Açıklama ve Haber Alma Özgürlüğü” ile ilgili 10.maddedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa Adalet Divanı kararları ile oluşmuş içtihatlara göre AİHS ve bunun düşünce özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi azınlık dillerini himaye etmediği için bu dillerde yayın, eğitim ve öğretim yapılma mecburiyeti de bulunmamaktadır. AB üyesi ülkelerden mahalli dillerde yayın veya öğretim yapanlar az da olsa vardır. Ama bu uygulamalar ya ikili antlaşmalar, ya da ülkelerin geçmiş zaman içinde kendi kararlarıyla ortaya çıkmıştır. Bu örneklerin AB kriterlerine uyum veya AB’nin isteklerinin yerine getirilmesiyle ilgisi yoktur.
Bu husus Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ile Avrupa Adalet Divanı’nın Belçika ile ilgili 15.7.1965 tarih ve 233/64 numaralı kararı ile 17.5.1985 tarih ve 10650/83 DR42 numaralı kararının 42.sayfasında, Hollanda ile ilgili 12.1.1985 tarih ve 111000/84 DR45 numaralı kararının 240 sayfasında açıkça belirtilmiştir. Sözü geçen kararlarda, dil hürriyetinin sözleşmenin kapsamı dışında kaldığı ve ayrıca sözleşmenin 10. maddesindeki düşünceyi açıklama hürriyetinin, dil hürriyetini içerir şekilde yorumlanamayacağı açıkça belirtilmiştir. Mesela Hollanda’da Frisian Ulusal Partisi, Frisian dilinin idari ve siyasi amaçlarla kullanımını yasakladığı ve bunun AİHS’nin düşünce, vicdan ve din özgürlüğünü düzenleyen 9. ve ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. Maddelerinin ihlali olduğu gerekçesiyle Hollanda Hükümeti aleyhine dava açmak üzere başvurmuştur. Konuyu inceleyen komisyon,“Sözleşmenin 10. Maddesi kamu otoritesinin müdahalesi olmaksızın herkesin bir düşünceye sahip olmasını, enformasyon ve fikirlere ulaşmayı garanti eder. Ancak bu maddeler özel olarak ‘dilsel özgürlüğü’ garanti etmez. Özellikle de idari konularda isteyenin istediği dili kullanma özgürlüğünü garanti altına almaz’’ diyerek bir dilin ‘siyasi’, ‘kamusal’ ve ‘resmi’ kullanımı ile ‘özel’, ‘kültürel’ ve ‘günlük’ kullanımları arasında açık bir ayrıma gitmiştir.
Ayrıca AİHS’nin 10.maddesinin birinci fıkrasının üçüncü cümlesine göre de, “devletler radyo, tv ve sinema girişimlerini izne” bağlayabilmektedir. Buna ilişkin içtihatlara göre devletler, yapılacak yayının, örneğin milli güvenliği, ülkenin toprak bütünlüğünü, kişilerin şahsiyet haklarını, yargının tarafsızlığını zedeleyecek nitelikte olmamasını sağlayacak tedbirleri alabilir, müeyyideler uygulayabilirler.
Yine Avusturya’da özel televizyon yayıncılığına izin verilmemesi gerekçesiyle açılan bir davada AİHM, “yayın tekeli olduğundan ifade özgürlüğünün ihlaline.ancak yayın tekeli olduğu halde bütün Avusturya’da kablolu yayın alma imkanı bulunduğundan ifade özgürlüğünün ihlal edilmediğine” karar vermiştir. (21.09.2000 tarih ve 32240/96 sayılı karar)
Egemen devletlerce tanınmış ve kabul edilmiş resmi azınlıklarla ilgili bir diğer uluslararası belge de BM Genel Kurulu’nun 20 Aralık 1993 tarih ve 47/135 sayılı kararıyla ilan edilen Ulusal veya Etnik, Dinsel veya Dilsel Azınlıklara Mensup Olan Kişilerin Haklarına Dair Bildiri’’dir. Bildirinin 1.maddesinde, “Devletler, kendi ülkeleri üzerindeki azınlıkların varlığını ve ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel kimliklerini korur ve bu kimlikleri geliştirmeleri için gerekli şartların oluşmasını teşvik eder.” denilmiştir. Aynı bildirinin 4. Maddesinin 3. fıkrasında; “Devletler, mümkün olduğu kadar, azınlıklara mensup kişilerin ana dillerini öğrenmeleri veya ana dillerinde eğitim almaları için yeterli imkanlara sahip olabilecekleri gerekli tedbirleri alır.”,4. fıkrasında ise, “Devletler gerektiği takdirde, kendi ülkelerinde varolan azınlıkların tarih, gelenekler, dil ve kültürleri ile ilgili bilgiler almalarını özendirmek için eğitim alanında tedbirler alır.” hükmüne yer verilmiştir. Görüldüğü gibi bu bildiride, resmi azınlıklar için dahi alınması istenen tedbirler konusunda “mümkün veya gerektiği takdirde” ifadeleri kullanılmıştır.
AB’NİN NE İSTEDİĞİNİN FARKINDA MIYIZ?
AB’nin ana dillerde yayın ve “eğitim” konusundaki talebi Türkiye’ye verilen Katılım Ortaklığı Belgeleri ile ilerleme raporlarında yer bulmuştur. Bu belgelere bakarsak;
Aralık 2000’de verilen Katılım Ortaklığı Belgesinde; “Türk vatandaşlarının kendi anadillerinde televizyon ve radyo yayını yapmalarını yasaklayan her türlü yasal hükmün kaldırılması...Kültürel çeşitliliğin sağlanması ve kökenlerine bakılmaksızın tüm vatandaşların kültürel haklarının güvence altına alınması. Bu hakların kullanılmasını engelleyen her türlü yasal hükmün – eğitim alanındakiler de dahil olmak üzere – kaldırılması..” istenmiştir.
2003 Yılında revize edilen Katılım Ortaklığı Belgesi’nde de, “Kültürel çeşitliliğin ve menşei ne olursa olsun tüm vatandaşların kültürel haklarının güvence altına alınması. Mevcut düzenlemelerin uygulamaya koyulması ve bu alanlarda kalan kısıtlamaların esnekleştirilmesiyle radyo ve televizyon yayınları ile Türkçe dışında diğer dillerde eğitime somut bir biçimde erişimlerinin güvence altına alınması” ifadesi kullanılmıştır.
KOB’larda “siyasi kriterler” başlığı altında yer alan bu taleplerin, ilerleme raporlarında ise “azınlık hakları ve azınlıkların korunması” başlığı altında açıldığına dikkat çekmek isteriz. Mesela 1998 yılı ilerleme raporunda, “Kürt dillerinden herhangi birinde radyo ve tv yayıncılığı yasaktır.”, 1999 yılı raporunda da, “Türkçe’den başka dillerin kullanımı açısından 1923 Lozan Antlaşması kapsamına giren azınlıklara mensup vatandaşlar (Yahudiler, Ermeniler, Rumlar) ile ilgili olarak belirli bir problem bildirilmiş değildir.Ancak Lozan Antlaşması’nın kapsamı dışındaki gruplara mensup olanlar için özellikle tv/radyo yayıncılığı ve eğitim açısından durum iyileşmemiştir. Uygulamada, Kürt dilinde bazı yayınlara bazen müsamaha gösterilmektedir.” diye yazılmıştır.
TÜRKİYE NE YAPIYOR?
Görüldüğü gibi AB’nin, resmi azınlıklarımızla ilgili herhangi bir talebi yoktur ancak Kürt kökenli vatandaşlarımızı resmen azınlık olarak sunmaktadır. Ana dillerde yayın ve eğitimi de bu vatandaşlarımız için istemiştir. Kısacası kendisini Türkiye’nin yerine koymuş ve egemenlik hakkımıza tecavüzde bulunarak, azınlık ihdas etmiştir. Ülkemiz yöneticileri ise, AB’den müzakere tarihi alma umudu ve günü kurtarma kaygısıyla işin esasını bir yana bırakıp, 3 ve 6. uyum paketleri ile bu konudaki düzenlemeleri yapmışlardır. Paketlerin ilkinde ana dillerde yayın serbestisi getirilmiş ve bunun devlet eliyle yapılması öngörülmüşken, ikincisinde özel radyo ve televizyonlar da kapsama alınmıştır. Bugün ise Dışişleri Bakanlığı’nın RTÜK’ün hazırladığı yönetmeliği beğenmeyerek, geri çevirdiği bildirilmektedir. Dışişleri Bakanlığı’nın, yayınların hedef kitlesi(çocuklara yönelik olmaması), süresi(haftada belli gün ve saatte olması), içerik sınırlaması(yayınların sadece müzik, haber ve kültür konularında olması) ve sadece ulusal kanallarca yapılması(yerel tv/radyoların yayın yapamaması) konularında itirazda bulunduğu ifade edilmektedir.
AB’nin Kürt kökenli vatandaşlarımızı azınlık statüsüne indirme şeklindeki yanlış, haksız hatta art niyetli bu talebinin dikkate alınarak, yanlışın üzerine yanlışların konulduğu ortadadır. Bu gerçek bir yana, belgelerinde de görüldüğü gibi, AB’nin bu yayınların süresi, hedef kitlesi, içeriği veya kimlerce yapılacağı konusunda bir talebi yoktur. Bu durumda Türkiye’nin hak ve menfaatlerini, milli birlik ve bütünlüğünü korumakla görevli Dışişleri Bakanlığı, kimin adına ve hangi gerekçelerle yapılan düzenlemeleri yetersiz bulup, adeta “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” demektedir? Dışişleri Bakanlığı başta olmak üzere ilgililerin yapması gereken eksiklikler icat edip, “hırsıza yol göstermek” değil, devletin böyle bir düzenleme yapma mecburiyetinin olup olmadığına bakmaktır.
Çünkü bu talep, öncelikle yukarıda işaret edilen hukuki düzenlemeler ve AİHM kararlarına göre bizatihi AB müktesebatına aykırıdır. AB üyesi ülkelerde de Dışişleri Bakanlığımızın “tahayyül ettiği” gibi bir uygulama yoktur. Mesela Almanya, burada yaşayan Türklerin bütün yayınlarını önce kabloya indirme, sonra bunu bile belli bölgelerle sınırlama ve çanak antenleri yasaklama yoluna gitmiştir. Halen birçok Alman ev sahibi Türk kiracılarının çanak anten takmalarına izin vermemektedir. Alman İçişleri Bakanı Otto Schily’nin, Haziran 2002’de Süddeutche Zeitung Gazetesi’ni verdiği demeci hatırlayalım.Türklerin Almanya’ya uyumu konusunda, “En iyi uyum asimilasyondur.” diyen Schily, “Almanya’da Südet, Frizya, Ruman ve Danimarka azınlığının dışında yeni azınlıklar oluşturulmasına karşı olduklarını”belirterek, ülkede geçerli yasalara göre sözkonusu yasal azınlıkların dillerinin desteklendiğini söylemiştir. Alman Bakan’ın, “Mümkün olan her dili destekleyemeyiz. Ayrıca böyle bir şey kaosa sürükler. Ben birinci dili Türkçe olan homojen bir Türk azınlığı oluşmasını istemiyorum. Türkler bizim kültür alanımızda büyümeli. Anadilleri Almanca olmalı.” sözlerini de Dışişleri Bakanlığımıza ithaf etmek gerekmektedir. Ana dillerde yayın taraftarlarına göre, Yunanistan ve Fransa’da da benzeri düzenlemeler bulunmaktadır. Ancak bu iki ülkede düzenlemelerin, AB kriterleri ile ilgisinin bulunmadığı gözardı edilmektedir. Yunanistan, gereklerini tam olarak yerine getirmese de Lozan Antlaşması’na uymaya çalışmıştır. Fransa ise, mahalli dilleri 100 yıldan fazla bir zaman yasaklayıp,herkese unutturduktan sonra, kişisel özgürlükler kapsamında değerlendirilmek üzere serbest bırakmış ve bunu da AB üyeliğinden çok önce yapmıştır.
Yanlış temel üzerine doğru bina inşa etmek mümkün değildir. Nedir bu yanlış temel? Ülkemizin azınlık olmayan insanlarının azınlık telakki edilmeye, ettirilmeye çalışılmasıdır. Böyle bir yanlışın önünü, sonunu düşünmeden atılan adımların uyumlu gitmesi ve doğruya ulaşması mümkün değildir...Ana Dillerde Yayın Yönetmeliği de bu gerçeğin en son örneğidir. Kaldı ki bu ilk adımdır, bu yanlış adım “normal” hale getirildikten sonra yükün büyüğü olan “ana dillerde eğitim” getirilecektir. Hazırlıklı olalım ve yanlış üzerine yanlış inşa etmeye devam edelim !..
SADİ SOMUNCUOĞLU
Güncellenme Tarihi : 16.3.2016 21:23