NTV Unplugged
Vakti bol olan her Türk vatandaşı gibi ben de televizyonda kim ne fikir bildirirse onu ilgiyle dinliyorum.
Bildirilen fikir dünyanın en saçması olsa dahi ilgimde bir azalma olmuyor.
24 saat hiç durmadan insanlara bir şey söylemek zorunluluğu olunca o 24 saatin çok önemli bir bölümünün saçmalarla dolu olması da kaçınılmaz tabii ki.
Benim en çok hoşuma gidenler Amerikan ordusuna taktik ve stratejik akıl veren uzmanlarımız.
Myers ve Frank yerine bu bizimkiler Amerikan ordusunun başında olsalardı Amerika çoktan Bağdat'a girmiş, şimdi çıkmaya bile başlamıştı.
Bir de insanlar konuşurken sözlerinin kesilip Bağdat'a bağlanılması benim çok hoşuma gidiyor. Bağdat'ta bombalama olsa da olmasa da hep aynı görüntü var, sabit kamerayı takıp şehirden kaçmışlar.
Dolayısıyla ben yeni bir şey göstermesi pek mümkün olmayan o bağlanmaların temelde anlatılanlardan sıkılan sunucuların konuşmacıyı onu kırmadan susturma planlarının bir parçası olduğunu düşünüyorum.
* * *
Tüm zamanların en büyük tartışması, bir başka deyişle tüm tartışmaların anası önceki akşam NTV' de gerçekleşti.
Tartışmanın benim açımdan en ama en ilginç yönü bir ara Mehmet Barlas ile Hasan Cemal' in saç saça baş başa kavga etme aşamasına gelmeleri oldu.
Kavganın neden çıktığını kimse pek anlamadı ama edindiğim izlenime göre Mehmet Barlas, Hasan'ın fikirlerini yavaş ve uzun anlatmasından sıkılmıştı galiba, bir anda patladı.
Mehmet Barlas iri yarı adam, gerçi pek kavga bilir bir hali yok ama yumruk yiyip insanın üstüne kazayla düşse zarar verir öyle vücut var maşallah.
Hasan ise sevdiği insana hislerini belli ederken aşırı heyecanlanırsa sevdiğini yaralayabilir. Bir gün eşine aşkını ilan ederken şahit oldum vallahi Ayşe'yi elinden zor aldık, biraz daha sevseydi hastanelik olacaktı.
Öyle yavaş konuştuğuna, sakin görünmeye çalıştığına bakmayın, içi dolu adamın, bir gün bir patlayacak önüne çıkanı yakacak.
O gece Barlas'a saldırma noktasına gelmişti bana göre.
Tartışmanın idaresi bende olsaydı birkaç küçük provokasyon ile onları boğaz boğaza kesin getirtirdim ama NTV uslu kanal olduğu için bu tarihi fırsatı gayet tabii ki kullanmadı.
* * *
Tartışmalardan anladığım kadarıyla Hasan ve Mehmet dışında herkes Türkiye'nin son dönemde büyük bir başarı elde etmiş olduğunu düşünüyor.
Fehmi Koru bu düşüncede örneğin.
Ona Türk medyasının Rosa Luxemburg'u Nuray Mert ve Ruşen Keleş de katılıyorlar çıkartabildiğim kadarıyla.
Bu üçlü arasında işi en kolay olan Rosa Nuray'dı.
Gerçeklikle bağlantısını en rahat kopartabilen o, çünkü Türkiye'de var olan sistem ona hemen her yönüyle iğrenç geldiğinden onun gerçeklikle bağlantılı yorumlar yapmasına gerek kalmıyor.
Zavallı Hasan gece boyunca 'ama faizler ne olacak' deyip durdu.
Düşünebiliyor musunuz Rosa Nuray gerçekliği tamamen silip atmayı öneriyor, Hasan ise haddinden fazla bir gerçeklik olan faizleri anlatarak onu bir şeylere ikna etmeye hazırlanıyor.
Yani diyalog olması mümkün değil ya! Ve de olmadı gayet tabii ki.
* * *
Gerçekten de ekonomik kriz olasılığı, Amerika ile ilişkilerin bozulması, 92 milyar dolar iç ve dış boç ödemesinin bulunması gibi gerçekliğe ait detaylara önem vermezsek Türkiye bence de büyük bir iş başarmış durumda.
Düşünebiliyor musunuz bir hamlede 15 gün içinde emperyalizmin en sağlam müttefiğinden anti emperyalizm hareketinin en birinci temsilcisi ülke haline geldik. Şu anda Küba bile bize hayran!
Rosa Nuray'ın mutluluğuna da katılıyorum, bence de şu anda devrimci bir ortam var Türkiye'de yani eski sistem döküm döküm dökülüyor yemin ediyorum. Bilinci olsa işçi sınıfı bile iktidarı ele geçirebilir, durum o halde yani!
Anladığım kadarıyla büyük bir ihtimalle birkaç hafta içinde kapitalizmden de vazgeçeceğiz. Sıra ona gelmiş. Tartışmada bu yönde de işaretler vardı.
' Ne yani hep bu piyasa denilen şeye mi uyarak hareket edeceğiz, o zaman demokrasiden vazgeçelim bizi piyasa idare etsin bari' fikri yüksek sesle söylendi o gece.
1974 yılından bu yana memlekette kurulmaya çalışılan İslamcı- Marksist ittifağını o gece başarıyla nihayet kurmuş gibi gözüken Rosa Nuray ve AK Parti içindeki dinamikleri Alacakaranlık kuşağından rapor verir gibi anlatan Ruşen Keleş (veya Mirgün Cabbas ve Banu Güven'in telefonla bağlantı yaptıklarında seslendikleri gibi sadece 'Ruşen' ) Türkiye'nin son attığı adımlarla bu piyasa denilen şeyin kıskacından da kendisini kurtardığı düşüncesindeydiler.
Bütün bunlar olurken Hasan Cemal faizlerin önemini anlatmaya çalışıyordu düşünebiliyor musunuz ekrandaki dramı ya.
* * *
Yani haksızlık etmiş olmayayım o gece tartışmaya katılanlar arasında Tarhan Erdem de vardı.
Ancak ben CHP'li olan, CHP'ye sempati duyan, bırakın bütün bunları çay içmek için CHP merkezine giden ve hatta CHP merkezine yakın bir evde oturan insanlarla bile bağlantımı tamamen koparttım.
Tarhan Erdem'in de bu tür kategoriden bir tanesinde yer aldığını düşündüğümden o gece konuşmaya başladığında televizyonun sesini kapattım.
Özür dilerim yanlışım varsa, CHP ile kesinlikle bir bağlantısı yoksa o zaman NTV'den rica ederim tartışmanın bandını alıp onun fikirlerini de ayrıca dinlerim.
* * *
Sonuç olarak Türkiye'de son durum şöyle: Anti-emperyalist kurtuluş savaşı başlamış durumda. Amerika emperyalizmine öldürücü darbeyi vurduk.
Piyasaların ne dediği de önemli değil çünkü kapitalist dünya sisteminin dışına çıkmaya da hazırız.
Ve Türkiye AKP sayesinde yepyeni bir yönetim modelini yeni bir sistemi dünyaya tanıtmaya başladı bir kere.
Ve açıkça söylemek gerekirse ben bile inanmaya başladım bütün bunlara.
Ben de şu aralar acaba bu devrimci durumdan bir teknokratlar hükümeti çıkartabilir miyim diye heyecanlanmaya başladım açıkçası.
Neyse, yine de sonuç olarak o gece iki büyük Türk düşünürü arasında yumruk yumruğa kavga çıkmaması biz izleyiciler açısından büyük kayıptı, bu hazin gerçeğe parmak basarak yazıma son vermek istiyorum.
BU fotoğrafı herhalde uzun zaman unutmayacağız. Çukurdan bozma bir siperde iki zavallı Iraklı asker.
Birbirlerine sarılıp, öyle kıvrılıp kalmışlar.
Birinin elinde bir beyaz bayrak.
Ucu henüz siperden çıkmamış.
Belli ki ölüm onları teslim olmaya hazırlanırken yakalamış.
Yani gecikmiş bir beyaz bayrak.
* * *
İşte bu fotoğrafın arkasına geçmek istiyorum.
O iki zavallı askeri, siper bile denemeyecek kadar iğreti çukurda bırakan diktatörün iki yakasına yapışmak, ondan hesap sormak istiyorum.
O zavallıları orada bırakmış.
Kendini koruyacak Cumhuriyet Muhafızları'nı ise Bağdat'a çekmiş.
Onlar sanki Irak'ın değil, sadece kendinin muhafızları.
Esir olan gariban askerlere bakıyorum.
İçimden ağlamak geliyor.
Üzerlerinden akan o şey nedir? Üniforma mı yoksa bir çul parçası mı?..
Ayaklarında birer bot bile yok.
Güya asker.
Dünyanın ikinci büyük petrol rezervi üzerinde oturan bir diktatörün, 30 yıldır hükmettiği ülkeyi terk ettiği noktaya bakın.
Askerinin üzerine üniforma, ayağına bir çift bot bile verememiş.
Ama kendi aşireti olan Tıkritilere, adı Cumhuriyet olup, aslında Saddam Muhafızı olan yakın çevreye bakın.
Ne 1991'de, ne de bugün daha bir tek çarpışmaya girmemişler.
Kendi halkına, Saddam muhalifine, Kürt'e karşı acımasız, gaddar bir cellat.
Ama karşısına gerçek bir ordu çıkınca tırsık.
Nerede gariban varsa ön saflara, nerede Tıkriti, Saddam muhafızı varsa, sarayların etrafına, korunaklara.
Ceplerinde beyaz bayrakları bile yok.
Cesaretten mi, hayır.
Çünkü bugüne kadar savaşa girmemiş, girmeyi de hiç düşünmemiş.
* * *
Evet, siperdeki o iki gariban askerin fotoğrafını hayatım boyunca unutmayacağım.
Diktatörlerin korkak cellatlarının, çukurdan bozma siperlerde tek başına kendi kaderlerine terk ettiği bu gariban çocukları hiçbir zaman unutmayacağım.
Onlar bana hep kanlı diktatörlerin ablak suratlarını hatırlatacak.
Onların korkak muhafızlarını hatırlatacak.
Amerikan tankları geçerken ona el sallayan çöl garibanlarına bakıyorum.
Altlarındaki toprak, dünyanın en zengin petrol yatakları.
Çok değil, 25 kilometre ötedeki başka Araplar, lüks arabalarda dolaşır, klimalı evlerde oturup dünyanın her yerini gezerken, onlar hálá Ortaçağ'da kalmışlar.
Neden?
* * *
Onu sormaya bile cesaretleri yok.
Çünkü diktatörün kanlı eli hep enselerinde.
Oysa sorabilseler, cevabını alabilecekler.
Birisi çıkıp, ey gariban Arap!
Senin liderin bu ülkeyi son 25 yılda üç savaşa soktu.
Senin cebine, çocuğunun kursağına gidecek bütün parayı silahlara, kimyasallara, tanklara, füzelere ve savaşlara harcadı.
Senin iki neslinden beş altı yüz bin genç, yaşlı, kadın, erkek, çocuğu toprağa gömdü.
Şimdi yine senin gariban çocuğunu tek başına siperlerde bırakıp, Bağdat'ta saklanıyor.
Bir lider düşünün ki, bütün ülkesini Bağdat'tan ve aşiretinin merkezinden ibaret sayıyor.
Bütün zenginliği savaşa ve kendine gömmüş.
Şimdi hálá utanmadan ülkenin sınır boylarındaki genç insanlarından, o ölüm çukurlarında fedakárlık istiyor.
Bir diktatör için bile ne kadar pespaye ve süfli bir karakter.
* * *
Koskoca bir 25 yıl gitmiş.
İran'la savaşın başladığı gün doğan çocuklar bugün 25 yaşında ve hálá siperdeler.
Hem de tek başlarına.
Fişekliklerinde bir, bilemediniz iki şarjörlük mermi.
Ve ceplerinde birer beyaz çaput.
Teslim bayrağı...
Belki de işlerine yarayacak tek hayat cephanesi.
Tabii, kader, alın yazısı onlara bu bayrağın ucunu siperden çıkarabilecek kadar bir zaman tanımışsa...
O beyaz çaput, ecelden önce göndere çekilebilmişse...
İşte bu savaştan hepimize kalacak tek miras bu fotoğraf olacak.
Güncellenme Tarihi : 16.3.2016 19:39