Medya
  • 2.5.2008 11:57

YAYIN YÖNETMENLERİNİN DURUŞUNDAN KARAKTER ANALİZİ...

Yayın Yönetmenleri Fotoğrafta Nasıl Duruyor?

Akşam'ın sivri dilli yazarı Oray Eğin, yayın yönetmenlerinin pozlarını değerlendirdi...

Amaçsızca Şubat ayında Londra'da dolaşırken National Portrait Gallery'nin kapısında bir afişe dikkat ettim: Vanity Fair dergisinin tarihinden 150 kare fotoğraf sergileniyordu. 14 Şubat'ta başlayan bu sergi Vanity Fair'in asıl ülkesi ABD'ye gelmeden burada açılmıştı. Bunun onuruna da ünlü fotoğraf sanatçısı Snowdon'ın çektiği bir kare fotoğraf ilk kez burada gün yüzüne çıkacaktı.

Vanity Fair'in Mart sayısında iki sayfayı kaplayan fotoğrafın başlığı “The Demon Editors of Fleet Street.” İngiltere'nin Babıali'si Fleet Street'in 12 Genel Yayın Yönetmeni bir fotoğraf karesine sığmıştı.

Dikkat ettim, bir tek Independent'ı temsilen hiç kimse yer almamış fotoğrafta. Adı gibi bağımsız kalmayı tercih etmiş belki de gazete.

Heyecanla, Türkiye'den bir gazeteci arkadaşımı aradım ve böylesi bir fotoğrafı Türk Basını için canlandırmayı önerdim. 'Acaba hangi vesileyle olur' diye düşündük, o sırada gündemde anchorman'ler vardı, belki onlarla bir uyarlama yapılabilir diye aklımızdan geçti.

Birkaç gün içinde iyi bir Vanity Fair okuru olan Ertuğrul Özkök'ün bu fotoğrafı gördükten sonra aynı kareyi Hürriyet'in 60. yıl sayısı için Türkiye'ye uyarlayacağı haberi geldi. Özkök, tesadüf bu ya, aynı hafta Vanity Fair'deki The Graduate'la ilgili bir yazıdan köşesinden bahsetmişti.

Dün, bu fotoğraf Hürriyet'in eklerinin birinde yarım sayfa yayımlandı. Ertuğrul Özkök, gazetesinin 60. yaşı vesilesiyle yazdığı yazıda Hürriyet'in gücüne tapındığından bahsediyordu. Bir gazetenin en önemli damarı kuşkusuz güç zaten.

Gazeteyi güçlü kılan da güçlü gazeteciler değil midir?

Vanity Fair sergisini gezerken uzun uzun bu kareye baktım ve her bir yöneticinin surat ifadelerini, kıyafetlerini uzun uzun inceledim. Kimileri modern kesim, dar takımlar giymişti. Aralarında bir tane kadın vardı. Bazılarının kostümü geleneksel İngiliz çizgisine uygundu; atkıları en büyük aksesuarlarıydı. 11 erkek yayın yönetmeni arasında sadece iki kişi kravat takmıyordu. Hepsi ama hepsi koyu renk kıyafet tercih etmişti. Gömleklerde ağırlık beyazdı, bir kişi çizgili gömlek tercih etmiş, beş tane desenli kravat kullanılmıştı.

Hepsi çok güzel insanlar değildi fiziksel olarak ama hepsi çok iyi görünüyorlardı. Bakışlarından, vücut dillerinden; ellerini, ayaklarını koymalarından koltuklarına ne kadar hakim oldukları, Vanity Fair'in meşhur müzikale gönderme yapan başlığında kullandığı ifadeyle nasıl birer gazetecilik 'demon'ları olduğu ortada.

Gazeteci gibi gazeteci ya da kısaca. Yönettikleri gazetelerin etkinliğiyle kendi duruşları da aynı ölçüde orantılı.

Dün, Hürriyet'te çıkan fotoğrafta ise ilk olarak şunlar dikkatimi çekti:

12 Yayın Yönetmeni birbirinden çok uzak duruyor, yarım sayfalık fotoğrafta üzerine otudukları gazetelerin arasında ezilmiş gibiler. Gazetecilerin gazetelerin adlarının altında ezildiğinin işareti mi acaba?

Yayın Yönetmenleri'nin birbirinden kopukluğu Türk Basını'ndaki genel kopuklukla da doğru orantılı adeta. O karedeki pek çok isim birbirinden nefret ediyor, bir kere bu çok bariz. Kimin güçlü yayın yönetmeni olduğu kimin güçsüz olduğu, kimin yerinin sağlam, kimin eğreti durduğu da ortada.

Cumhuriyet ve Yeni Şafak'ın yönetmenleri kravat takmamış. Hürriyet, Milliyet, Referans, Vatan ve Sabah'ın yönetmenleri koyu renk takım tercih etmişler. Rifat Ababay, gerek kıyafetiyle gerekse de yüz ifadesiyle tıpkı gazetesi Posta gibi renkli. Bir tek o ceketine mendil iliştirmiş mesela, ceketinin altın rengi düğmeleri de parlıyor. En iddialı kıyafet ödülü ona. Beden dili onun mahallenin en çok gazete sattıran yöneticisi olduğunu bas bas bağırıyor.

Selahattin Sadıkoğlu, bir eski gazeteci stereo-tipine benziyor: Eski kuşağın, eski alışkanlıkların, hakikaten de Babıali'nin ürünü gibi. Sanki Spider-Man'deki haber müdürü gibi duruyor.

Eyüp Can ise gerek surat ifadesinden, gerek duruşundan, gerekse de üzerine tam oturmamış gibi duran ve çok da şık olmayan takımından kendisinin bu karede hasbelkader durduğunun farkında gibi.

Sedat Ergin'i bu kareden kesip Vanity Fair'deki fotoğrafa ekleyip görev yaptığı gazete olarak Fleet Street'ten herhangi bir yerin adını yazsanız, kimse yadırgamaz. Yere yayılmış oturan İsmet Berkan'ı bir İngiliz'e gösterip “Biliyor musunuz, bu adam Türkiye'de entelektüel olma iddiasındaki bir gazeteyi yönetiyor” derseniz size gülmesi muhtemeldir.

Hürriyet, Vanity Fair'den fazla bir iş daha yapıp bu gazetecilerin mesleklerindeki önemli anları sormuş. Birkaç isim dışında pek azının gazetecilikle ve haberle ilgili anıları var; kimileri soruyu doğru anlayamamış herhalde, mesaj vermeyi tercih etmiş. Kimin gazeteci olup kimin olmadığı da bu soruya verdikleri yanıttan ortaya çıkıyor.

Şöyle söyleyeyim: Çetin Emeç'in kendisini çok zor durumda bıraktığı anısı Ertuğrul Özkök'ün neden gazeteci olduğunu açıklıyor, daha evvel dershanede ders veren Ekrem Dumanlı'nın gazetesinin mutfağında uçak çarpan Dünya Ticaret Merkezi'ni Ataköy'de zannedilmesine sadece gülmesi onu bu derste sınıfta bırakıyor.

Güncellenme Tarihi : 24.3.2016 12:14

İLGİLİ HABERLER