Gündem
  • 13.1.2026 12:11

Bahçeli : Kurdun dünyası başka sırtlanın dünyası bambaşkadır

MHP Lideri Devlet Bahçeli "Eli kanlı teröristleri aramızdan çekip çıkaracağız. Bu vatan sahipsiz değildir. Fitnelere karşı uyanık olacağız. Bozgunculara fırsat vermeyeceğiz. Bozgunculara fırsat vermeyeceğiz. Tek bir ses tek bir nefes olacağız. MHP ve Cumhur İttifakı Türkiye için vardır. Türk milleti ilelebet var olacaktır. Terörsüz Türkiye hedefi barış ve huzurla, kalkınma ve refahla, kaynaşma ve kardeşlikle bir ve aynıdır. Bu hedefe ulaşılacaktır." dedi.

"KUR­DUN DÜNYASI BAŞKA, SIRTLANIN DÜNYASI BAMBAŞKADIR"

Haklı ve haysiyet mihverine dayalı hiçbir mücadele kolay yollardan geçmemiş, ikbalin düşkünlüğünü davanın itibar ve iffet düzeyiyle değişmemiştir. Pakistanlı alim, şair, filozof ve politikacı Muhammed İkbal demişti ki: “Aynı gökte uçarlar; fakat karganın dünyası başka, şahinin ki başkadır.” Ben de diyorum ki, kurdun dünyası başka, sırtlanın dünyası bambaşkadır.

İnsan muhabbet üzere yaşamalıdır. Hayatın manasını kavrayabilmek için sevgi ve saygının şart olduğunu bilmelidir. Sevgi, saygı, merhamet ve vicdanıyla cem olan bir insan sürünerek yaşamakla Allah rızasına müzahir yaşamayı birbirinden ayırmayı başaran insandır. “Ben ben” demeyi bırakarak “bize” ulaşmayı telkin eden büyük şairimiz Bahtiyar Vahapzade’nin “Bir hükme, bir fermana ben başımı eğmedim” demesi ayrılığa, haksızlığa ve milli birliğin kopuşuna bir nevi meydan okumasıdır.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin mütemayiz gayesi benlerden oluşan muazzam çokluğu biz kalıbında birleştirmek; bunu da sevgi, saygı, empati, anlayış, hoşgörü, karşılıklı anlayış ve kaynaşmayla gerçekleştirmektir.

14’üncü yüzyılda yaşamış olan meşhur seyyah İbn-i Battuta klasikleşmiş eserinde, Anadolu’da Ahi zaviyelerinde yapılan toplantı ve ayinlerde herkesin külahını önüne koyarak oturduğunu yazmıştır. Biz de şapkamızı önümüze koyup nokta zamanla akan zaman arasındaki gelişmeleri dosdoğru şekilde ele almak, gerekirse de fincancı katırlarını ürkütmek amacındayız.
Doğru neyse onu konuşmalıyız. Üstelik eğmeden, bükmeden, kılı kırk yaran tecrübi akıl ve ahlakın merceğinden karşımızdaki meseleleri dürüstçe okumalıyız.

Aziz dava arkadaşlarım, değerli hanımefendiler, beyefendiler, yapılan bilimsel araştırmalara göre, ilk insanın 3 milyon yıl önce, düşünen ilk insanın 1 milyon yıl önce, çağdaş tipte düşünen ilk insanın da 200 bin yıl önce ortaya çıktığı iddia edilmektedir.

Buna rağmen süreklilik içinde devam eden çalışmalar bu tarihlerin çok daha eskiye dayandığını da göstermektedir. Bizim konumuz kesintisiz devam edegelen mezkur tartışmaların doğruluğu veya yanlışlığı üzerine akıl ve fikir yürütmek değildir. Anladığımız ve gördüğümüz asıl açmaz, asıl çarpıklık şudur: İnsanlık iki müessir ve mütemadi sorunu asla çözememiştir:

Birincisi, birlikte yaşamak sorunu; diğeri de bağlayıcı, ahlaki, temel değer ve kurallara dayalı uluslararası düzen kurmak sorunudur. Meşhur bir filozofun 19’uncu yüzyıldaki şu sözü de bu iki sorunla mündemiçtir. Buna göre, insanlığın iki temel sorunu vardır: Birisi adaletsizlik, ikincisi de anlamsızlıktır. Adaletsizliğe karşı hukuk, anlamsızlığa karşı da sanat bulunmuştur. Ne var ki ne insan hukuka, ne de sanat insana ulaşabilmiştir. 1975 yılından buyana dünyadaki çatışmaları inceleyen ve İsveç’te kurulu bulunan Uppsala Çatışma Verileri Programı’na göre günümüzde orta veya büyük ölçekteki çatışma ve savaşların toplam sayısı dünya genelinde 185’e tırmanmıştır. Bu tablo insanlık namına uyarıcı, kaygılandırıcı ve ürperticidir. Yaklaşık beş milyar insan huzursuzluk sarmalında, çatışma ve savaşların odağındadır.

"TRUMP KÜRESEL ÇETELEŞMEYİ SAVUNUYOR"

ABD Başkanı Trump’ın geçtiğimiz günlerde basına verdiği demeçte söylediği sözler çivisi çıkan, kaosun pençesine düşen dünyanın hali pür melalinden başka bir şey değildir. Bir gazetecinin, “küresel yetkilerinizin herhangi bir kısıtlaması var mı?” sorusuna Trump’ın verdiği cevap aynısıyla şudur: “Kendi ahlakım, kendi aklım. Ben durdurabilecek tek şey bu. Uluslararası hukuka ihtiyacım yok.” Öncelikle bir sorunun cevabı üzerine düşünmemiz lazımdır: Devlet mi hukukun ürünü, yoksa hukuk mu devletin sonucudur? 

Siyaset ve hukuk felsefecileri bu soruya çok kafa yormuşlardır. Hukuku yapanlarla siyaseti yapanlar, hukuku yapanlarla hayatın rotasını çizenler aynıdır. Bizim tarih, kültür ve fikir koordinatlarıyla söyleyecek olursak; hukuk, devlet olma halinin mahsulü; devlet de hukukun ve adalet ruhunun mütemmim cüzüdür. Hukuku yapan devlet, eğer hukuka uymaz, hukuku çiğnerse çeteden, organize suç örgütlerinden hiçbir farkı kalmayacaktır.

Buradan hareketle diyebiliriz ki, Mevcut ve mahut haliyle uluslararası hukukun aldığı ölümcül darbeler küresel mahiyette çeteleşmeyi, devlet altı yapıları, gücü yeten yetene mantığını yaygınlaştıracak, ezcümle korkunç bir durumu yeni ve yıkıcı bir normal olarak tescilleyecektir. 

ABD Başkanı’nın savunduğu küresel çeteleşmedir, vandallığın taltifidir, şiddete ve silaha dayanan siyasetin kıtaları, coğrafyaları gayri ahlaki, gayri hukuki ve zorbaca abluka altına almasıdır. Küresel kurum ve kuruluşlardan kademeli olarak çekilen ABD’nin dünyayı ateşe sürüklediği, insanlığın sonunu hazırladığı, kıyamet senaryolarına ilkel bir inanç ve politik dağılma eşliğinde refakat ettiği artık inkarı çok zor bir gerçek olarak karşımızdadır. Bugünkü dünya tablosunda demokrasi ne arada, ne arafta, ne de raftadır; maalesef hepten kayıp, hepten yok hükmündedir. 

Bugünkü dünya tablosunda özgürlükler, insan hakları, insani miras ve değerler hazinesi emperyalizmin hücumuna uğramış, vahşi batı eliyle tahrip ve yağma dönemi başlamıştır. Dizginlenmeyen hırslar, fren tutmayan ihtiraslar insan aklının önüne geçmiştir. 

Dip akıntı halinde asırlardan beri devam eden bölüşüm, paylaşım ve hakimiyet kavgaları geldiğimiz bu aşamada ulu orta yapılır olmuştur. Petrol, doğal gaz, değerli maden ve mineraller çatışmaların, savaşların ve aşırı gerilimlerin hem vasıtası hem de motivasyonu haline gelmiştir.

"VENEZUELA KOMPLOSU YALNIZCA BİR TESTTİR, BU YOLLA STRATEJİK ANALİZLER YAPILMIŞTIR"

Buna su kaynaklarına erişim yollarındaki tıkanıklıklar da ilave edildiği takdirde dünyada aklıselim tamamen kaybolacaktır. Uyarıyorum, herkesi sağduyuya davet ediyorum; yaşadığımız çok vektörlü, çok matrisli, çok parametreli cepheleşmelerin aynısına birinci ve ikinci dünya savaşları öncesinde de tesadüf edilmiştir. Ve bu savaşların olağanüstü tesirleri günümüze kadar devam etmiş, halen de etmektedir. 

Akıl ve vicdan köprüsü yıkılan Trump’ın zincirleme çılgınlıkları, günbegün yayılan fütursuzluk ve pervasızlıkları dünyayı karanlık bir uçurumun kenarına kadar sürüklemiş durumdadır. İnsanlığın topyekûn yeni bir savaşa girmesi, dahası bunun nükleer silahlarla tahkiminin yapılması, ayrıca yönlendirilmiş enerji silahlarının, mikrodalga veya lazer ışınları kullanılarak hedeflerini etkisizleştiren silahların da kullanılması halinde olabilecekleri düşünmek bile korkunçtur. 

Venezuela komplosu yalnızca bir testtir ve böylelikle tepkiler ölçülmüş, yakın geleceğin stratejik analizleri yapılmıştır. Şimdi sırayı bir NATO üyesi olan Danimarka’ya bağlı Grönland almıştır.

Trump’ın, “bu sorunu ister nazikçe, ister sertçe çözeceğiz”, açıklaması yangına körükle giden bir sorumsuz ve şuursuzun dayatmasından başka bir şey değildir. Bir NATO üyesi ülkenin hakimiyetindeki topraklara bir başka NATO üyesi ülkenin çökme ve işgal planı nasıl tarif ve tevil edilecektir? 

Bu şartlar altında NATO’nun değer ve hükmünden, ahlaki ve hukuki bağlayıcılığından samimiyetle bahsetmek akla ve mantığa sığacak mıdır? Tek taraflı ve bağnaz şekilde; istedim, öyle düşündüm, alacağım, yapacağım, vuracağım, yargılayacağım demek hür dünyaya rest çekmek, haydi yüreğiniz yetiyorsa gelin de savaşalım demek anlamına gelmeyecek midir? Allah için söyleyiniz, ABD’nin fiilen üstlendiği küresel jandarmalık pozisyonunda beşeriyet aç hürler, tok esirler mevkiinde görülmeyecek midir?

"GERÇEK HASTA ADAM ABD'DİR"

Gerçi 1946 yılında dönemin ABD Başkanı Truman’ın, yine dönemin Danimarka Dışişleri Bakanı’na yaptığı ahlaksız teklif emperyalizmin dönen çarkında işin özünde pek bir değişiklik olmadığına da işaret etmektedir. O zaman Truman 100 milyon dolar altın karşılığında Grönland’ı satın almak istemiş, teklif Danimarka yönetimi tarafından reddedilmiştir.

Bunun yanı sıra Küba’ya sözde özgürlük getirmenin, Kolombiya’yı cezalandırmanın, Panama ve Kanada üzerinde hak iddiasının, İran’ı vurmanın aleni hesap ve hedefiyle meşgul olan ABD’nin küresel yok oluştan önce kendi sonunu hazırladığı da ortadadır.

 Küresel konvansiyonel savaş tehdidi ciddi düzeydedir. Türkiye olarak her ihtimali sıfır hatayla ele almak, yüksek bir öngörüyle değerlendirmek, nitekim buna muvafık siyasi, askeri ve ekonomik tahkimatı sabır ve sebat içinde yapmak artık vatan, millet ve bekanın şerefidir. 19’uncu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’na hasta adam yaftası vurmuşlardı. 

Bugünün dünyasında gerçek hasta adam Amerika Birleşik Devletleri’dir. İçeriden çürümüş, büyük oranda insan kalitesini yitirmiş, anlam ve varlık nedenini kaybetmiş toplum yapısına sahip olan ABD’nin kristal vazo gibi 50 parçaya ayrılacağı günler emin olunuz uzak değildir. 

Bu ülkenin Siyonist haydutluğa verdiği ve kumanda odası evenjelizmin felaket senaryolarıyla teçhiz edilmiş desteğini diri tutabilmek için Latin Amerika ve Ortadoğu’nun enerji kaynaklarını sömürme planı elbette son çırpınışlardır.

Dünya ABD ve İsrail’den müteşekkil değildir. Birleşmiş Milletlere üye diğer 191 ülke meydanın boş olmadığını göstermelidir.
Siyonizm’in atına binen nevzuhur kovboylar mutlaka bu attan düşerek ineceklerdir. Milletleri kendi coğrafyalarında, kendi beşeri ve ekonomik kaynaklarından vazgeçmeye zorlama siyasetinin yeni ismi Donroe doktrinidir. Tek kutuplu dünya tamamen istisna bir dönemin ürünüdür. Yeni kutupların doğduğu günümüzde kaybedeceğimiz zaman yoktur. 

Başkalarının senaryolarında oyalanacak vaktimiz yoktur. Dünyanın mazlum ülkeleri ve yardım eli bekleyen insanlık umut aramaktadır. Asırlar öncesinde olduğu gibi devletimizin küresel güç olması yine hedefimizdir. Böylesi bir uyanış ve silkiniş, hürriyete, paylaşmaya, hakkaniyete hasret insanlık için Türkiye’mizi bir kutup başı yapacaktır. Bunu yapmanın yolunu bir konuşmamda da belirtmiştim. 

Selçuklu devletinin bayrağında iki yöne bakan çift başlı kartaldan Osmanlı’ya ve Cumhuriyet’e miras kalan stratejik vizyon hepimize rehber olmalıdır. Bu, bir pençesi batıyı, bir pençesi doğuyu kavramış ve üç kıtada muazzam bir coğrafyayı koruyucu kanatları altına almış kartaldır. Söz konusu mukadderatla perçinli mirastan doğan ay yıldız jeopolitiğinin önü sonuna kadar açıktır. 

Dünyanın Türkçe okunacağı böylesi bir hakimiyet ise asla saldırgan, sömürücü, baskıcı olmayacaktır. Adil, hoşgörülü, paylaşımcı olacak; saygı duyulacak, dostluğu da her zaman ve zeminde aranacaktır. Bunu görmek isteyenlerin Anadolu coğrafyasındaki bin yıllık tarihimize bakmaları yeterlidir. Ancak bu yüksek ülküler özel hasletler gerektirir ve buna ulaşmanın yolu, Dünyadaki gelişmeleri doğru okuyabilen bir görüş derinliğinden, İnsanlığın yaşadığı ahlak ve değer buhranını analiz eden manevi olgunluktan, Mazlum toplumlara ait emek, değer ve kaynakların nasıl sömürüldüğünü gören sorgulayıcı bakıştan, Beşeriyeti bir rakip gibi değil, Allah’ın emaneti bir kutlu paylaşma vasıtası olarak yorumlayan adalet duygusundan, Ve bunları akıl, sabır, vizyon, bilgi, dikkat ve sevgi ile oluşacak bir terkibin aramızda filizlenmesinden geçecektir.

"İRAN’IN HUZURSUZLUĞU, TÜRKİYE’Yİ VE BÖLGE ÜLKELERİNİ HER AÇIDAN TEHDİT ETMEKTEDİR"

Değerli arkadaşlarım, İran’da para birimi riyalin rekor düzeyde değer kaybetmesinin ardından başkent Tahran’daki Tarihi Kapalı Çarşı esnafının 28 Aralık 2025 tarihinde başlattığı protestolar 16’ncı gününde kitleselleşerek ülke geneline yayılmıştır.


Bu anlattığım madalyonun bir yüzüdür. Diğer yüzü ise İran’a yönelik organize ve çok aktörlü istihbarat ve emperyalist provokasyonlar, kumpas ve tertiplerdir. Mühim olan, dikkatle tefrik ve tefsir edilmesi gereken de bu yüzdür. İran’daki şiddet olaylarında çok sayıda kişi hayatını kaybetmiştir. 

Hem olan hem de olması gereken siyasi gerçekliğe bakarak diyebilirim ki, İran’ın huzursuzluğu, İran’ın bölünmüşlüğü, İran’ın sancı içinde kıvranması Türkiye’yi ve bölge ülkelerini her açıdan tehdit etmektedir. Komşu ülke İran’ın siyasi ve toprak bütünlüğü, iç barış, istikrar ve huzur iklimi Türkiye için hayat memat konusudur.


Hangi mihrakların devrede olduğunu, hangi planların uygulamaya geçildiğini, nasıl bir İran’ın hedeflendiği parkta oynayan çocuklara sorsak onlar bile itiraf ve ifade edeceklerdir. Buzdağının yalnızca görünen kısmına değil, su altında kalan bölümüne bakmak lazımdır. İran’a neşter vuran, İran’ı felç etmek için örtülü operasyon yapan; siyasi, askeri ve ekonomik tehditlerle köşeye sıkıştırmaya çalışan mihrakların hüviyetleri belli, habis ve hayasız hedefleri bilinmektedir. Tehdit son derece tanıdık ve yakındır. Gezi Parkı olaylarıyla İran’daki malum olaylar arasındaki benzerlikler üzerine dikkatle düşünmenizi özellikle temenni ediyorum.

ABD ve İsrail’in, İran’a karşı saldırı pozisyonuna geçmesi, doğrudan müdahale amacıyla ülkenin daha da karışmasını gözlemeleri, daha doğrusu karıştırılmasını temin etmeleri az evvel bahsettiğim küresel konvansiyonel savaşa bir adım daha yaklaşmaktır. 

İran’daki olaylara siyasi, ahlaki, inanç, kültür ve komşuluk bağları gereğince mutlaka karşı durulmalı, karşı çıkılmalıdır. Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın Siyonist ve emperyalist kuşatma ve kurcalamayla alt üst edilmesi, etnik ve mezhebi fay hatlarının kırılarak husumet mevzilerinin çok daha güncellenip güçlenmesi hepimizin aleyhine olacaktır. Bu nedenle gün bir ve beraber olma günüdür.

 İran Türklüğünün olaylara soğuk ve mesafeli tavrı da ayrıca değerli ve tebrike layıktır. İran halkı emperyalizmin köstebek lider projesine ve siparişine müsaade etmeyecektir. İran’daki traktörler de herhangi bir dış bağlantılı dayatmanın ve dalaverenin bozuk tarlasını sürmeye, böylesi bir şer oyuna alet olmaya, sonucu çok tehlikeli olan istikrarsızlığa çanak tutmaya yanaşmayacak, hiçbir yanlışa ortak olmayacak, hiçbir mütecaviz girişime kalkışmayacak, emperyalizmin taşeronu olmaya heves etmeyecek, gündeme bile almayacaktır.

 

Güncellenme Tarihi : 13.1.2026 12:24

İLGİLİ HABERLER