Körfez güvenliği için yeni sınav: Husiler, Babulmendeb ve Yemen krizi

••5 dk okuma
Körfez güvenliği için yeni sınav: Husiler, Babulmendeb ve Yemen krizi

Hızlı Özet

“Yemen tecrübesinin gösterdiği en önemli ders, askeri kapasitenin tek başına yeterli olmadığıdır. Etkili bir kolektif güvenlik mimarisi aynı zamanda ortak tehdit algısı, siyasi uyum ve stratejik koordinasyon gerektirir. ”

Yemen tecrübesinin gösterdiği en önemli ders, askeri kapasitenin tek başına yeterli olmadığıdır.

Etkili bir kolektif güvenlik mimarisi aynı zamanda ortak tehdit algısı, siyasi uyum ve stratejik koordinasyon gerektirir.

***

Yemen'de son dönemde yaşanan gelişmeler, Husileri yeniden uluslararası gündemin merkezine taşıdı. Ancak bu kez mesele yalnızca Yemen iç savaşının seyriyle sınırlı değil. Husilerin Muha limanını ele geçirmesi, Kızıldeniz kıyılarında kontrol alanını genişletmesi ve Babulmendeb Boğazı çevresindeki stratejik noktalara yönelmesi, Yemen krizini Körfez güvenliği açısından yeni bir aşamaya taşıdı. Bu gelişmeler, Yemen’deki çatışmanın artık yalnızca yerel bir iktidar mücadelesi olmadığını gösteriyor. Husilerin Babulmendeb hattında oluşturduğu baskı; Suudi Arabistan'ın enerji güvenliği, Kızıldeniz ticaret yollarının güvenliği, Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) bölgesel caydırıcılığı ve Körfez ülkelerinin kolektif savunma kapasitesi bakımından doğrudan sonuçlar üretiyor. Dolayısıyla bugün Yemen'de yaşananlar yalnızca Sana veya Hudeyde’nin ötesinde, Körfez güvenlik mimarisinin geleceğine ilişkin daha geniş bir tartışmayı beraberinde getiriyor.

Babulmendeb neden önemli?

Husilerin son yıllarda uluslararası görünürlüğü büyük ölçüde Kızıldeniz’deki saldırılarla arttı. Gazze soykırımını takiben İsrail, ABD veya Birleşik Krallık bağlantılı olduğunu iddia ettikleri gemileri hedef alan Husiler, Yemen sınırlarını aşan bölgesel bir aktöre dönüştü. ABD ve müttefiklerinin düzenlediği hava operasyonları örgütün bazı kabiliyetlerini sınırlandırsa da füze, insansız hava aracı ve kıyı gözetleme kapasitesini ortadan kaldıramadı.

Bugün gelinen noktada Muha ve Babulmendeb çevresindeki gelişmeler, Husilere deniz trafiğini tamamen durdurma imkanı vermese bile geçişleri daha riskli ve maliyetli hale getirebilecek bir baskı kapasitesi sağlıyor. Bu durum yalnızca Yemen’i değil, Süveyş-Kızıldeniz hattını kullanan küresel ticareti ve bölgesel enerji akışını da etkiliyor.

Körfez ülkeleri açısından mesele yalnızca gemi güvenliği değil. Babulmendeb hattında yaşanabilecek uzun süreli istikrarsızlık, Hürmüz’e alternatif enerji ve ticaret güzergahları oluşturma çabalarını da zora sokabilir. Bu nedenle boğaz üzerindeki baskı, enerji güvenliği ile deniz güvenliğini aynı stratejik denklem içerisinde buluşturuyor. Husilerin oluşturduğu risk, doğrudan kontrol kurmaktan ziyade geçişleri daha maliyetli, daha riskli ve daha öngörülemez hale getirme kapasitesinden kaynaklanıyor.

İran'ın ikinci baskı hattı

Bu tablonun İran boyutu da göz ardı edilemez. Tahran uzun yıllardır Hürmüz Boğazı üzerinden bölgesel ve küresel enerji güvenliği üzerinde baskı kurabilecek bir konumda bulunuyor. Ancak Husilerin Babulmendeb hattındaki etkinliğinin artması, İran açısından ikinci bir stratejik baskı alanı oluşturmuş durumda. Böylece ABD ve bölge ülkeleri yalnızca Hürmüz’e değil, aynı zamanda Kızıldeniz güzergahına ilişkin güvenlik risklerini de dikkate almak zorunda kalıyor.

İran açısından Husilerin önemi yalnızca coğrafi konumlarından kaynaklanmıyor. Son yıllarda Hizbullah’ın İsrail karşısında yıpranması ve İran’ın Suriye’deki hareket alanının daralması, Husileri Tahran’ın en etkili bölgesel ortaklarından biri haline getirdi. İran desteğiyle gelişen füze ve İHA kapasitesi, Husilerin yalnızca Yemen içinde değil, daha geniş bir bölgesel güvenlik denkleminde etkili olmasını sağlıyor.

Bu sayede İran, doğrudan çatışmaya girmeden rakipleri üzerinde baskı oluşturabilecek ek bir stratejik araç elde etmiş bulunuyor. Husiler, Tahran açısından yalnızca Yemen’deki bir müttefik değil; aynı zamanda ABD, İsrail ve Körfez ülkelerinin güvenlik gündemini genişleten ve kaynaklarını farklı cephelere yaymaya zorlayan bir unsur olarak öne çıkıyor.

Riyad'ın büyüyen güvenlik ikilemi

Bu durum en belirgin şekilde Suudi Arabistan’ın güvenlik hesaplarında görülüyor. Riyad için Husi tehdidi artık yalnızca Yemen sınırındaki bir milis hareketinden ibaret değil. 2019’daki Abkayk ve Hureys saldırıları Suudi enerji altyapısının asimetrik tehditlere karşı ne kadar kırılgan olduğunu göstermişti. Son dönemde Kızıldeniz’deki saldırılar ve Babulmendeb çevresindeki gelişmeler ise bu kırılganlığı yeni bir boyuta taşıdı.

Özellikle Hürmüz’e alternatif olarak değerlendirilen Kızıldeniz güzergahının da risk altına girmesi, Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygılarını artırıyor. Bu nedenle Riyad bir taraftan Husilerin ilerleyişini durdurmak isterken diğer taraftan kapsamlı bir askeri müdahalenin enerji altyapısını daha büyük saldırılara açık hale getirmesinden çekiniyor. ABD’nin son dönemde doğrudan askeri angajmana mesafeli yaklaşması da bu ikilemi daha görünür hale getiriyor.

Ancak Yemen krizinin ortaya çıkardığı sorun yalnızca Husi kapasitesiyle açıklanamaz. Husi karşıtı cephenin parçalı yapısı da en az Husilerin askeri gücü kadar belirleyici hale gelmiştir. Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), 2015’te ortak bir koalisyonla savaşa müdahil olsalar da zamanla Yemen’in geleceğine ilişkin farklı öncelikler geliştirdi.

Riyad merkezi devlet yapısının korunmasına ve sınır güvenliğine odaklanırken Abu Dabi özellikle güney Yemen, stratejik limanlar ve kıyı bölgelerindeki yerel ortakları üzerinden nüfuzunu artırmayı tercih etti. Bu farklılaşma, ortak tehdit algısına rağmen sahada birleşik bir siyasi ve askeri strateji oluşturulmasını zorlaştırdı. Muha’nın kaybı da ortak komuta ve koordinasyon eksikliğinin doğurabileceği sonuçları yeniden gündeme taşıdı.

Körfez için asıl mesele

Son gelişmeler, Körfez ülkelerinin karşı karşıya olduğu temel sorunun yalnızca Husilerin nasıl durdurulacağı olmadığını gösteriyor. Asıl mesele, Körfez güvenlik mimarisinin çok katmanlı tehditlere ne ölçüde uyum sağlayabileceğidir. Husilerin Babulmendeb’de yarattığı baskı, ABD merkezli güvenlik şemsiyesinin sınırlarını ve Körfez’deki kolektif savunma kapasitesinin eksikliklerini görünür hale getirmiştir.

Bu nedenle Yemen’deki gelişmeler yalnızca bir güvenlik krizi olarak değil, aynı zamanda Körfez işbirliği mekanizmalarının dayanıklılığını test eden siyasi bir sınav olarak da görülmelidir. Krizin seyri, bölge ülkelerinin ortak tehdit algısı geliştirme ve bunu ortak eyleme dönüştürme kapasitesinin ne ölçüde sürdürülebilir olduğunu da ortaya koyacak.

Önümüzdeki dönemde Körfez ülkelerinin güvenlik stratejileri; ABD ile mevcut ilişkilerin sürdürülmesi, dış savunma ortaklıklarının çeşitlendirilmesi ve Körfez İşbirliği Konseyi çerçevesindeki kolektif savunma mekanizmalarının güçlendirilmesi ekseninde şekillenecektir. Ancak Yemen tecrübesinin gösterdiği en önemli ders, askeri kapasitenin tek başına yeterli olmadığıdır. Etkili bir kolektif güvenlik mimarisi aynı zamanda ortak tehdit algısı, siyasi uyum ve stratejik koordinasyon gerektirir.

Bugün Yemen’de yaşananlar yalnızca bir iç savaşın yeni safhası değil, Körfez güvenlik düzeninin dayanıklılığını test eden daha geniş bir bölgesel sınavdır. Husilerin Babulmendeb hattındaki ilerleyişi, İran’ın bölgesel nüfuz stratejisi, Suudi Arabistan’ın güvenlik ikilemi ve Körfez ülkeleri arasındaki koordinasyon sorunları birlikte değerlendirildiğinde, meselenin Yemen’in çok ötesine geçtiği görülmektedir. Bu nedenle krizin geleceği yalnızca sahadaki askeri gelişmelerle değil, Körfez ülkelerinin ortak bir stratejik vizyon geliştirme kapasitesiyle de yakından bağlantılı olacaktır.

[Dr. Ömer Faruk Aydemir, İzmir Katip Çelebi Üniversitesi'nde Öğretim Görevlisidir.]

*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Muhabir: Hatice Karahan

#Spor#haber#Kültür Sanat#Son dakika#ekonomi#sinema#anadolu ajansı#fotoğraf#video#Politika
Kaynak:aa.com.tr
Bu haber 13667 kez görüntülendi.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR