Gündem
  • 9.8.2004 01:38

BAHÇELİ'YE ÜLKÜCÜ SALDIRI

EMİN PAZARCI

12 Eylül sonrası siyasi parti kurma çalışmaları sırasında Ülkücüler arasında ser t tartışmalar oldu. Bazı isimler, Mehmet Pamak başkanlığında kurulan MP'ye karşı çıktılar. MP'ye karşı çıkanlardan Devlet Bahçeli ve Bahattin Ergezer, evlerinin önünde saldırıya uğradılar. Vedat Alagöz'ün ise Hacı Bayram'daki dükkanı basıldı.

Alparslan Türkeş, tutuklu bulunduğu Dil Okulu'ndan tedavi için Askeri Mevki Hastanesi'ne sevkedilmişti. Artık, "derlenme - toparlanma" çalışmaları geride bırakılmış, partileşme adımları atılmaya başlanmıştı.
 Türkeş, o günlerde Milli Güvenlik Konseyi ile iyi ilişkiler kurulmasına çalışıyordu. Ülkücüler'in, askeri yönetime direnç göstermelerine de izin vermiyordu. Bu yüzden, Ülkücü hareket içinde tepkiler ortaya çıktı, ayrışmalar başladı. Dışarıda tam bir kafa karışıklığı yaşanıyordu. Herkes Mevki Hastanesi'ne koşuyor, Türkeş'le bire bir görüşerek, strateji oluşturmaya çalışıyordu.
   Türkeş, o günlerde Avukat Abdulkadir Erdil'le, Muharrem Şemsek'e bir satırlık  ufak bir not gönderdi:
 " Parti kurulsun."
 Ardından Şemsek'e bir başka not daha geldi:
 "Mehmet Ünlü, Genel Başkan olacak."
 Türkeş, o günlerde Mevki Hastanesi'nde görev yapan Yarbay Mehmet Ünlü ile görüşmüş ve Genel Başkanlık teklifini yapmıştı:
 - İstifa edin, partinin başına geçeceksiniz.
 Bu görüşmeler sürerken, Danışma Meclisi Üyeliği yapan Mehmet Pamak da devreye girdi. Ünlü ve Pamak, bugün Türk Ocakları Genel Başkanlığı görevinde bulunan Nuri Gürgür'ün yanına gittiler:
 - Biz, Türkeş Bey'le görüştük. Partiyi kuracağız. Bunu seninle paylaşmak istiyoruz.
 Gürgür, siyasi konjonktürün elverişli olmadığını savundu. Yeni bir partinin kuruluşuna karşı çıktı. Mehmet Pamak'ın yüzüne de açık açık söyledi:
 - Sen, Ülkücü Camia'daydın, ama sonradan ayrıldın. Uzun süredir kopuksun, Ben, senin Ülkücü Camia ile barışık yaşayacağına inanmıyorum.
 Bütün bu gelişmeler yaşanırken, Milli Güvenlik Konseyi Üyesi Orgeneral Sedat Celasun, fizik tedavi için Mevki Hastanesi'ne geldi.  Doktor Mehmet Ünlü'yü yanına çağırıp, "Bazı duyumlar aldım" dedi:
 - Parti kurmak için görevden ayrılıyormuşsunuz. Siz iyi bir insansınız, neden politikaya bulaşıyorsunuz?
 - İyi ama hep kötüler mi gelsin paşam? Baksanıza 10 yılda bir size iş düşüyor!
 - O halde MDP'ye gir.
 Ardından, MDP ile irtibat kuruldu. Dr. Ünlü, MDP'nin kuruluş çalışmalarını yürüten Turgut Sunalp Paşa ile görüştürüldü. Bu arada, Yarbay Ünlü'nün emeklilik işlemleri de gecikiyordu. Mehmet Pamak ise, elinde Türkeş'in mektubu ile geziyor, partinin kuruluş çalışmaları için kendisinin yetkili olduğunu söylüyordu.
 Türkeş, başlangıçta Mehmet Pamak ismine çok sıcak bakmadı. Bunu da Mehmet Ünlü'ye net bir dille söyledi:
 - Mehmet Pamak, Danışma Meclisi Üyesi olarak mecburi hizmet yaptı. Genel Başkan olamaz.
 Türkeş'in bu sözlerine rağmen, Mehmet Pamak, Genel Başkan oldu. Belli ki Türkeş, Mehmet Pamak'ın Genel Başkan olması için ikna edilmişti. Belli ki, Türkeş'in ikna edilmesinde Pamak'ın Danışma Meclisi üyeliği yapması ve bu yüzden MGK'nın "veto engelini" rahatça aşacak olması etkili oldu.
 Üstelik, başlangıçta "Cumhuriyetçi Muhafazakar Parti" olarak düşünülen partinin adı bile değişti. Mehmet Pamak, partinin adını İçişleri Bakanlığı'na "Muhafazakar Parti" olarak tescil ettirdi.  O günlerde, Mehmet Pamak'ın partinin adını kendi ismiyle uyum sağlaması için "M.P" haline getirdiği dedikoduları dört bir yana yayıldı.
 Bu arada, Mevki Hastanesi'nde son derece ilginç gelişmeler oluyordu. Alparslan Türkeş, siyasi parti kuruluşu için Ali Güngör'le de temasta bulunuyordu. Hatta, partinin adını bile koymuştu:
 - Toplumcu Kurtuluş Partisi'ni kuracağız.
 - Ancak, bunun kısaltılmışı TKP oluyor. Hiç bunu düşündünüz mü? İsterseniz, bunu Toplumcu Hareket Partisi olarak kuralım.
 - Oğlum, şimdi "Hareket"i karıştırmayalım.
 Ali Güngör ve arkadaşları çalışmalarını sürdürürken, Mehmet Pamak erken davrandı. MP'nin kuruluş dilekçesi İçişleri Bakanlığı'na verildi. Ali Güngör'e de bir çağrı yapıldı:
 - Biz partiyi kurduk, siz de gelin.
 Ali Güngör, hemen Mevki Hastanesi'ne gidip, Türkeş'e neler olup bittiğini sordu.
 Türkeş ise, "Ben, aslında görevi size vermiştim" dedi:
 - Ancak, şartlar böyle gelişti. Siz, TKP için çalışmalara devam edin.
 Ali Güngör ve arkadaşları bir bölünmeye yol açabileceği için parti kurma çalışmalarından vazgeçtiler. Ancak, MP içinde de yer almadılar.
 MP'ye karşı çıkanların arasında, Devlet Bahçeli, Selahattin Baysal, Ahmet Hamdi Ayan, Vedat Alagöz ve Bahattin Ergezer, İsmet Büyükataman gibi isimler de vardı. Devlet Bahçeli, o günlerde sıkça Türkeş'e şikayet edildi:
 - Size karşı çıkıyor, aleyhinize konuşuyor, bunlar size bayrak açıyorlar...
 Tartışmalar sürüyor, Türkiye genelinde MP'ye bir direnç oluşuyordu.
 İlginçtir, o dönemde Alparslan Türkeş net bir tavır koymayıp, gelişmeleri izlemeyi tercih etti. Türkeş, bir gün kendisini ziyarete gelen Bahattin Ergezer'e, "Ben onlardan MP'yi kurmalarını istedim, ama" dedi:
 - Bunu, oyalansınlar ve dağılmasınlar diye yaptım. Ben dışarı çıkınca bu işi bizzat toparlayacağım. Sen bir yere gitme. Benim yanımda bekle, sürekli bana uğra. Arkadaşlarla irtibatı kur, bekleyelim.

    BAHÇELİ'YE ÜLKÜCÜ SALDIRI

 MP'ye karşı çıkanlar, Muharrem Şemsek'in çevresinde toplanan Ülkücüler tarafından "bozgunculukla" suçlanmaya başlandılar. Bu yüzden de, onların "cezalandırılmalarına" karar verildi.
 İlk hedef Bahattin Ergezer oldu...
 Ergezer, bir gece saat 21:30 sıralarında Kurtuluş Samur Sokak'taki evinin önünde, 15-20 kişilik bir grubun saldırısına uğradı. Kafasına ilk darbeyi yediğinde, "Eyvah komünistler" diye düşündü. Elindeki çantayı gayri ihtiyari savurarak, var gücüyle bağırdı:
 - Allahhh...
 Saldırganlar, bir anda yok oldular. İşte o zaman, kendi arkadaşlarının saldırısına uğradığını anladı. Çünkü, saldırganlar komünist olsa, bu kadarla bırakıp kaçmazlardı. Kafası kanlar içinde eve girdiğinde eşi Nevin Nanım da teşhisi hemen koydu:
 - Bizimkiler değil mi?
 Eşi ile birlikte dışarı çıktılar. Kendilerine saldıranların yol kenarlarına bıraktıkları sopaları takip ettiler. İzler, onları Ülkücüler'in hakim olduğu Sivas Yurdu'na kadar götürdü. Aynı tornadan çıkan son sopayı yurdun yakınlarında buldular.
 Mesele anlaşılmıştı.
 Benzer bir başka saldırı da Devlet Bahçeli'ye yapıldı. Bahçeli, Tandoğan'daki evinin önünde aynı şekilde saldırıya uğradı. Bahçeli'ye düzenlenen o saldırının altında da MP ile ilgili düşünceleri yatıyordu.
 MP'ye karşı çıkışlarıyla tanınan Vedat Alagöz ise, aynı ekip tarafından Hacı Bayram'daki Ocak Kitapevi'nde sıkıştırılarak, tehdit edilmeye çalışılmıştı.
 Tabii, hemen gerekenler yapıldı. Saldırıya uğrayan Ülkücü grup da sessiz kalmadı. 12 Eylül öncesinde Ülkücü İşçiler Derneği'nin Genel Başkanlığı görevini yürüten Vahit Kayrıcı, bu iş için özel olarak İstanbul'dan Ankara'ya geldi. Bahçeli'ye yapılan saldırının faillerini tek tek tesbit etti. Ekibin başındaki Abdullah Şalcı'yı, Balgat'da yakalayarak, cezalandırdı.
 Şalcı, Vahit Kayrıcı'ya çok açık bir itirafta bulundu:
 - Biz suçlu değiliz. Biz bu işi teşkilat görev verdiği için yaptık. Aldığımız talimatı yerine getirdik.
 Şalcı'nın "teşkilat" dediği, Muharrem Şemsek ve çevresindeki bazı isimlerdi. Ancak, Muharrem Şemsek hiç bir zaman bu saldırının sorumluluğunu üstlenmedi.  Bahattin Ergezer, yıllar sonra karşısına geçip, "Ben sana hakkımı helal etmiyorum" dediği zaman bile, "Hayır, sana yapılan saldırıyı ben organize etmedim" cevabını verdi.
    GENERALLE RUS RULETİ

 Yüzlerin gülmediği, dertlerin çığ olup, Ülkücüler'in üzerine yuvarlandığı günlerdi...
 Alparslan Türkeş ve hareketin lider kadrosu idamla yargılanıyordu. Ülkenin dört bir yanı "Ülkücü kaçaklarla" doluydu. Şehit aileleri aç bi ilaç yardım bekliyorlardı. 12 Eylül 1980 İhtilali'nin tırpanından kurtulan dışarıdaki birkaç isim de kara kara düşünüp, çıkış yolları arıyordu.
 O günlerde, Askeri Mevki Hastanesi'nde "tutuklu" sıfatıyla tedavi gören Alparslan Türkeş'le görüşen birkaç isimden biri de Nihat Özyurt'tu. Bir akşam vakti, heyecan içinde Türkeş'in yanına koştu:
 - Başbuğum, arkadaşlarımızdan Yasin Yaşasın, Askeri Yargıtay mensubu ...... Paşa'nın yanında yedek subaylık yapmış. Arası çok iyi, bizimle irtibat kurdurabileceğini söylüyor.
 Türkeş, "Hemen harekete geçin oğlum" dedi.
 Alelacele bir plan kuruldu. Sağdan-soldan borç paralar bulundu. Önce, son derece lüks bir restoranda yemek organizasyonu yapıldı. Yasin Yaşasın, arkadaşını Paşa'ya tanıştırdı:
 - Müteahhit Nihat Özyurt Bey.
 Nihat Özyurt, zaten önceden havaya girmişti. Bu yüzden de rolünü çok iyi oynadı. Buluşma, beklenenden daha verimli geçti. Paşa, yemeğin sonunda elini cebine atıp kartını çıkardı, üzerine özel telefonunu yazıp, Özyurt'a verdi:
 - Her zaman beklerim efendim.
 Aradan bir ay geçmeden Paşa ile Nihat Özyurt  kırk yıllık dostları aratmayacak bir samimiyet kurdu. Paşa bir gün telefona sarıldı:
 - Nihat Beyciğim, sizi ziyarete gelmek istiyorum.
 Nihat Özyurt'un bürosu, sağdan soldan toplanan eşyalarla döşendi. Kapısına güzel bir tabela asıldı. Paşa kabul edildi. Kendisine "hayali konut projeleri" uzun uzun anlatıldı. Etkilemek için elden gelen yapıldı ve başarı sağlandı. Paşa, ayrılırken adeta büyülenmiş gibiydi.
 Sonunda, ilişki öyle bir boyuta geldi ki, Nihat Özyurt, Paşa'nın evine destursuz girmeye başladı. Kapıya yanaşıldığında nöbetçi er düdük çalıyor, askerler hazırola geçiyor, Paşa da kendisini kapıda karşılıyordu.
 Bu görüşmelere, zaman zaman işadamı Metin Geğin'in mercedes marka arabası alınarak gidiliyordu. Nihat Özyurt'un şoförlüğünü ise, MHP Davası'nın 584 numaraları sanığı Tabip Binbaşı Selim Kaptanoğlu yapıyordu.
 Tabii, bütün bu gelişmeler anında Türkeş'e iletiliyordu.
 O da "devam" diyordu:
 - Oğlum aman kaçırmayın, elinizde tutun. Yakında bizim dosyalar onlara gidecek.
 Bu arada, Paşa yavaş yavaş denenmeye başlandı. Önüne gelen bir ülkücünün dosyası için kendisine ricada bulunuldu. İstenen sonuç, tereyağından kıl çeker gibi alındı.
 Ardından da hemen Paşa'nın "ricası" geldi:
 - Nihat Beyciğim, benim Aydınlıkevler'de aileden kalma iki katlı bir evim var. Malum, siz müteahhitsiniz. Çatıda biraz  güvercin pisliği var, onlar kaldırılacak. Ayrıca, duvarlar boyanacak. Bana yardımcı olur musunuz?
 - Aman Paşam, ne demek... Siz kendinizi üzmeyin. Bu da problem mi...
 Paşa hiç vakit kaybetmek istemiyordu. Hemen buluşuldu, "şoför" kılığındaki Binbaşı Selim Kaptanoğlu'nun kullandığı araç ile Aydınlıkevler'deki iki katlı eve gidildi.
 Eve, güvercin pisliğini kaldırmak ve sadece boya yapmak için girilmişti, ama Paşa saydıkça sayıyordu:
 - Şu duvarı yıkalım, şuraya bir dolap yaptıralım, banyo ve tuvalet asma tavan olsun,  fayansları da tavana kadar döşerseniz sevinirim Nihat Bey'ciğim!
 Belli ki, bütün evin yeniden yapılmasını istiyordu.
 Nihat Özyurt, her defasında "Hayhay Paşam" diyordu. Ancak, Paşa saydıkça irkiliyor, başından aşağı kaynar sular dökülüyordu.
 Paşa gider gitmez, Binbaşı Selim Kaptanoğlu ile oturup, kara kara düşünmeye başladılar. İşin içinden çıkamayınca da soluğu Türkeş'in yanında aldılar:
 - Başbuğum, durum bu.
 Türkeş, "Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik oğlum" dedi:
 - Ben evdeki kitaplarımı satılığa çıkardım. Oradan gelecek paradan size de bir miktar versinler. Ne yapıp edelim, evi onaralım.
 Özyurt ve Kaptanoğlu, "Olmaz Başbuğum" cevabını verdiler:
 - Biz bu parayı buluruz.
 Sağdan soldan biraz para toplandı. Üç-beş adam derlendi. Onarım başladı. Paşa, arada bir gidip eve bakıyor, her defasında da telefona sarılıyor, hep aynı diyalog yaşanıyordu:
 - Nihat Bey'ciğim, bu boyalar olmamış gibi geldi bana. Alttan eski renkler görünüyor.
 - Paşam siz hiç merak etmeyin, ben hemen devreye girer, gereğini yaparım. Herhalde sizin gördükleriniz astar boyadır.
 Paşa, giderek rahatsızlığını daha fazla belli ediyor, Nihat Özyurt ile Selim Kaptanoğlu'nun buldukları kaynak da yavaş yavaş tükeniyordu. Ceplerindeki son para ile fayansları aldılar. İşçiye verecek beş kuruşları kalmamıştı. "Ne yapacağız?" diye kara kara düşülürlerken, Binbaşı Kaptanoğlu, "buldum" diye haykırdı:
 - Bizim Mevki Hastanesi'nin Ortopedi Servisi'nde, hastalara alçı yapan Sadık Efendi var. Fayans işini O kıvırır. O'nu gönderelim.
 Sadık Efendi ile konuşuldu. Yanına da hastaneden iki sivil memur verildi. Fayans döşemek için Paşa'nın evine gönderildi. Aradan birkaç gün geçti ki, Paşa yanında bir manga askerle denetlemek için eve geldi. Döşenen fayansları görünce de bağırmaya başladı. O kibar Paşa gitmiş, yerine bambaşka bir insan gelmişti:
 - Ulan eşşeğlu eşşekler... Ulan hayvanlar... Bu nasıl fayans döşemek. Siz ev mi yapıyorsunuz, ahır mı?..
 Paşa bağırıyor, karşısındaki Sadık Efendi tir tir titriyordu. Paşa, "Sizi Nihat Bey'e şikayet edeceğim. Buraya hangi şantiyeden geldiniz?"  diye sorunca iyice dağıldı:
 - Ben Mevki Hastanesi'nde hastalara alçı yapıyorum. Oradan geldim Paşam.
 - Seni  buraya kim gönderdi?
 - Binbaşı Selim Kaptanoğlu Paşam.
 Paşa, Selim Kaptanoğlu'nu sima olarak tanımıyordu, O'nu, Nihat Özyurt'un şoförü olarak düşünüyordu. Ancak, ismen MHP Davası'nın 584 numaraları "asker sanığı" olduğunu biliyordu. Ülkücüler'in oynadığı oyun bozulmuştu. Altı ayda kurulan ilişki bir anda yok oldu.
 Tabip Binbaşı Selim Kaptanoğlu ile Nihat Özyurt, Mevki Hastanesi'nde yatan Alparslan Türkeş'in kapısını çalıp, içeri girdiler. Olan biteni tek tek aktardılar. Onlar, Başbuğ'larının üzüleceğini ve kendilerine kızacağını sanıyorlardı. Oysa tam tersi oldu. Türkeş, Sadık Efendi Olayı'nı öğrenince uzun uzun kahkahalarla gülmeye başladı.
 Paşa, kafesten kaçmıştı. Ancak, herkes biliyordu ki, susup oturmak zorundaydı. Olayın üzerine gidemeyecekti.
   "TEBDİL-İ KIYAFET GEZİYORUM"

 12 Eylül Harekatı'nın ardından "arananlar" listesinde Ülkücü İşçiler Derneği'nin eski genel başkanlarından Muzaffer Şahin de bulunuyordu. Şahin, sıcak bir eylül günü yolda arkadaşları ile karşılaştı. Üzerinde siyah bir pardesü, fötr şapka ve güneş gözlükleri vardı.
 Kıyafeti garipseyen arkadaşları Şahin'e sordular:
 - Hacım, bu ne hal?
 Muzaffer Şahin, sağ elinin işaret parmağını ağzına götürdü. "Sus" işareti yaparak cevap verdi:
 - Ne olacak, tebdil-i kıyafet geziyorum.
 Aynı günün akşamı, Bahattin Ergezer'in telefonu çaldı. Karşısındaki ses, "Ben Muzaffer Şahin" dedi:
 - Yakalandım... Çocuklar sana emanet.
 Tebdil-i kıyafet işe yaramamıştı!

YARIN: TÜRKEŞ'İ KAÇIRMA PLANLARI

 

12 Eylül sonrası kurulan MP'nin adı, daha sonra MÇP olarak değiştirildi. 17 Nisan 1987 kongresinde, başlangıçta oluşuma karşı çıkan Devlet Bahçeli, Ali Güngör, Vedat Alagöz, Bayram Çamkerten, Muzaffer Kader ve Bahattin Ergezer gibi isimler de MÇP'ye katıldılar.

Alparslan Türkeş, Askeri Mevki Hastanesinde, MHP Davası sanıklarından Necati Gültekin'le aynı odada kalıyordu. Daha sonra tek kişilik bir odaya geçti. O dönemde, en büyük yardımı Mevki Hastanesi'nde Tabip Binbaşı olarak görev yapan Selim Kaptanoğlu'ndan gördü.

Güncellenme Tarihi : 16.3.2016 22:42

İLGİLİ HABERLER