KAYNAK : Haber Vitrini
Hayır, Prof. Dr. Mehmet Aydın'da olumsuz olarak değerlendirilebilecek hiçbir değişim yok. Aynı tevazu, aynı gönül gözü açıklığı, aynı mahviyetkárlık. Masanın karşı kıyısına geçince randevu taleplerinde belirgin bir artış görülmüş doğal olarak. O da, bir yandan bunlara cevap vermeye, bir taraftan da görev yapacağı kurumu tanımaya çalışıyor. Kendisiyle biraz konuştuktan sonra, gündemdeki pek çok meselenin, Prof. Dr. Aydın'ın memleket zihniyetine yerleştirdiği 'diyalog' yoluyla aşılabileceğini farkediyorsunuz. Dinler ve ideolojiler arası diyalog gerçekleşebildiğine göre, kavramlar arası diyalog neden gerçekleşmesin ki?
Aleviler için büyük bir seminer yapacağız
Alevi yorumu üzerinde yeteri kadar bilgi yok. Alevilerin dine getirdikleri farklı yorumların açılması, bir seminer veya sempozyum konusu olması lazım. Bunun için de yorum sahiplerinin kendilerinin konuşması lazım. Bu bilimsel temeli oluşturduktan sonra, Alevilerle ilgili bir şeyler yapabiliriz. Alevi dünyasındaki düşünce ve bilgi genişliğini yeterince bilmiyoruz. Bir grup Alevi arkadaşımızın söylediğini, bir başka grup kabul etmiyor. Çok farklı şeyler söylüyorlar. Demek ki, orada bir bilgi zenginliği var. Bunu oturup konuşmamız lazım.
Siz İslam dünyasında yaşanan bir ‘‘akıl tutulması’’ndan söz ediyorsunuz çok sık olarak. Tam olarak neyi kastediyorsunuz?
-İslam dünyasında siyaset, bilgiyi ve düşünceyi kendi kullanımı için daraltıp güdükleştirmiştir. Halbuki İslam geleneği, hemen her alanda muazzam bilgiler üretmiştir. Ama siyaset genellikle bilgi dünyasındaki zenginlikten hoşlanmaz. Ya da şöyle diyelim, Avrupa'daki demokratik siyaset bundan hoşlanıyor da, demokrasi ve hürriyetin olmadığı ülkelerde siyaset ve devlet, bilgi ve tecrübe zenginliğinden hoşlanmaz. Çünkü onları denetim altında tutamama gibi bir korkuya kapılır. Siyaset asırlarca denetleyebileceği tarzda bilgi üretimine imkán tanıyarak, diğerlerini bir kenara itti ve denetleyebildiği bilgiye hakikat nazarıyla baktı. Üstelik bunu da büyük bir kıskançlıkla korudu. Çünkü her şey onun içindeydi. İnsanların farklı düşünmesine, başka fikirler üretmesine gerek kalmıyordu. ‘‘Akıl tutulması’’nın kaynağı buydu. Yeni sorunlara yeni bilgiler üretme kabiliyeti, bu sebeple bir kenara bırakıldı. Bunu üretemediğiniz için akıl fonksiyonel olamadı.
OKUL EĞİTİMİ TEK BOYUTLU
Sorunun kaynağında siyaset var yani?
-Siyaset buna yardımcı oldu ve bir süre sonra bununla yetinmeyerek eğitimi kontrol altına aldı. Dün nasıl medrese siyasetin kontrolü altında idiyse, bugün de siyaset eğitim ve öğretimi önemli ölçüde kontrol altında tutuyor. Zamanımızda dini konular dahil hiçbir konunun tek boyutu yoktur ama bizim okullarımızda tek bir yorum okutulur. Bu durumda, öğrencinin aklını çalıştırması da mümkün olmuyor. Aklı, eğitim-öğretim modeli içinde sınırlandırdığınız zaman, onun siyasette, uluslararası ilişkilerde veya başka bir yerde açılması da mümkün değil. Sınırlamayı gören akıl, sınırlamaya alışıyor çünkü.
Peki bu ‘‘akıl tutulması’’ nasıl aşılabilir?
-İslam dünyası bu ‘‘akıl tutulması’’nı aşmak için çaba sarfediyor ama hálá başarılı olabilmiş değil. Bana kalırsa bunda, İslam tefekküründe Kuran'ın fikir kaynağı olarak önplanda tutulmamasının büyük etkisi oldu. Çünkü Kuran, düşünce kavramının tam ortasında duran bir kaynak. Sürekli düşünmeyi tavsiye ediyor. Dünya üzerinde, tarih üzerinde, toplum üzerinde, kendimiz üzerinde düşünmemizi istiyor. Eğer eğitim-öğretim modelinin içinde Kuran merkezi bir yer işgal etseydi, düşünceden kaçmanız mümkün olmazdı. Ama Fıkıh veya Kelam'da sonuçlar size verildiği için düşünme gereğini hissetmiyorsunuz.
BATIDA SINIRLAMALAR YOK
‘‘AB'ye girme sürecinde dini fikirlerle dini düşüncenin yenilenmesi lazım’’ tarzında bir düşünceniz var. Bu bir anlamda reform önerisi mi?
-Ben dinde reform kelimesini sevmiyorum. Çünkü o zaman dinin özüne giden bir reform akla geliyor. Ben bunu değil, dini bilgilerde ve dini tefekkürde reformu kastediyorum ve bu sahalarda elbette reform olması lazım. Adına ne derseniz deyin, bilgi ve düşünce alanında bizim çok ciddi reforma ihtiyacımız var. Bilgi sürekli yenilendiğine göre, bizim de dini bilgilerimizi, dini tefekkürümüzü yenilememiz lazım. AB'ye girmenin bunu çabuklaştıracağını da rahatlıkla söyleyebilirim. AB'ye girdiğimiz andan itibaren, dini alanda çok büyük bir atılım yapacağımızı düşünüyorum. Çünkü Türkiye'deki sınırlamalar Batı'da yok. Batı'da çağdaş bir araştırmacı, araştırması kendisini nereye kadar götürürse oraya kadar gider. Bu maalesef Türkiye'de yok.
Ama sadece devletten kaynaklanmıyor galiba bu...
-Hayır, elbette değil. Devletin de etkili olduğu zihin yapısından kaynaklanıyor. Batı'da orijinal bir düşünceniz varsa teşvik görürsünüz, oysa İslam dünyasında farklılıklar hálá ciddi bir sorun teşkil ediyor. Dini alanda yeni bir şey söyleyecekseniz, acaba toplum nasıl bir tepki gösterir, diye kendinizi sınırlamak ihtiyacı hissedersiniz. Bu da insanın elini kolunu bağlar zaten. Ben İzmir'i bunun için tercih ettim.
Başörtüsünde tek yoruma saplanıp kalıyoruz ama başörtüsü dahil, kadınla ilgili bütün dini hususlar tartışılacak
Siz öteden beri başörtüsüne daha farklı bir açıdan bakar ve farklı yorumlar getirirsiniz. ‘‘İnsanların hoşuna gitmese de, başörtüsünün dindeki yeri abartılmış olabilir’’ diyorsunuz mesela. Ne demek bu?
-Onu şu sıralarda pek fazla açmayayım. Çünkü başörtüsü konusunda çok şey konuşuluyor. Sanki Türkiye'nin bütün problemleri bitmiş, başörtüsü yegáne problemmiş gibi sadece bu konuşuluyor. Açıkçası, bu da hem partiyi, hem de hükümeti rahatsız ediyor. Ben diyorum ki, her konuda olduğu gibi, başörtüsü konusunda da dinin kendi içerisinde farklı anlatımları var. Kimisi başörtüsü konusunda oldukça sıkı, kimi de oldukça rahat bırakıyor. Toplumun bunlardan haberdar olması lazım. Evet, yıllardır tartışılan bir konu ama bu konuyu tartışırken, sadece siyaset üreterek değil, bilgi üreterek de ortamı zenginleştirmeliyiz. Bunun için, başörtü uygulamasındaki genişliği gündeme getirmemiz lazım. Siyaset için değil, din konusunda daha berrak bir görüşe sahip olmak için bunu yapmak durumundayız. Bu bizim kendi kültürümüzde de vardır. Anadolu köylüsünün yaşadığı hayat tarzında da vardır. Kadın-erkek birlikte çalışır, birlikte yer içer. Dolayısıyla, başörtüsüne bakarken, bunun arkasındaki Anadolu rahatlığını da görmek lazım. Biz bugün tek bir yoruma saplanıp kalıyoruz ve problem de buradan çıkıyor. Biz bu konuda bir çalışma grubu oluşturduk. Başörtüsü de dahil olmak üzere, kadınla ilgili bütün dini hususlar tartışılacak.
Felsefecinin bunalımını sağlıklı bulurum
Masanın diğer tarafında nasıl görünüyor manzara?
-Karşılaştırma yapacak kadar kıdemli sayılmam bu görevde. Ama yaptığım eleştirilerin bana karşı yapılmasını da istemem. Bunun için çok çalışmam gerektiğini biliyorum. Ben hep şeffaflıktan yana oldum. Bu, masanın bu tarafında da devam etmeli.
14 yaşındayken Türkçe'ye çevrilmiş bütün felsefe kitaplarını okuduğunuzu söylüyorsunuz. Nasıl başardınız?
-Çok fazla yoktu zaten. Milli Eğitim Klasikleri'nden çıkan 25-30 kitap vardı. Ama o kitapları bir defa okumakla yetinmedim ben, birkaç kez okudum. Müthiş bir okuma merakım oldu hep. Siyasete atıldığım zaman beni en fazla huzursuz eden şey de, kitaplardan uzak kalma fikri oldu. Kitaplarıma vefasızlık etmişim duygusuyla çalışma odama giremiyorum.
Felsefe hocalarınız arasında kimler vardı?
-İlahiyat Fakültesi'nde büyük felsefe hocaları vardı. Beni en fazla etkileyen kişi, Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken'di. Tezimi de ondan hazırladım.
O kitapları okuduğunuz yaşta felsefeye başlayanların bunalıma gireceği görüşü yaygın bir kanaat. Sizde de oldu mu?
-Bunalım demeyeyim ama bir huzursuzluk oldu ve bu devam ediyor. ‘‘Bildiklerimin ne kadarı doğru’’ sorusu, sık sık içimden geçiyor. 17-18 yaşlarında biraz daha artmıştı bu. Ama günlük işlerimi aksatacak derecede değil. Hiçbir zaman içi çok rahat bir insan da olmadım zaten.
Felsefecinin içi çok rahat olursa iyi olmaz galiba...
-Ben bunalımı sağlıksızlık olarak da görmüyorum. Aksine sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Başka türlü de felsefe yapamazsınız. Bu hem olayları siyah-beyaz görmenizi engelliyor, hem de sınırlarınızı farkettiriyor. Bu açıdan, felsefe hep yolda olma halidir. Onu içinize sindirmişseniz, yaptığınız iş felsefe olmasa da kendinizi hep yolda ve hep tedirgin hissedersiniz. Bir taraftan hayata gidiyorsunuz, bilginizi o tecrübe evreninde değerlendiriyorsunuz. Bir taraftan da her şeyin sonluluğunu ve sınırlılığını çok acı bir biçimde idrak ediyorsunuz. Aslında bu bilinç, büyük bir özgürlük getiriyor insana.
DİN İŞLERİNDEN SORUMLU DEVLET BAKANI FELSEFECİ İLAHİYATÇI PROF DR. MEHMET AYDIN
Prof. Dr. Mehmet Aydın (59) seçimlerden önce Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesiydi. Ankara İlahiyat mezunu olan Mehmet Aydın, İngiltere'de felsefe doktorası yaptı. İslam felsefesi konusunda dünyadaki sayılı bilim adamından biri olan Mehmet Aydın, dinler arası diyalog düşüncesinin savunucusu. Abant toplantılarının da mimarı olarak biliniyor.
ÖLÜM BENİM İÇİN ÖZGÜRLÜK KAYNAĞIDIR
Hayatın şöyle veya böyle biteceğini içselleştirmişseniz, bu size belirgin bir özgürlük sağlar. Ben şu anda bakanım. Bu yarın biter. Bunu gözönünde tutarsanız, kişiliğinizi tahrip edecek dünya işlerine kapılıp gitmezsiniz. Halkımız, ‘‘ucunda ölüm yok ya’’ diyor ama ben onu ‘‘ucunda ölüm var ya’’ diye anlıyorum. Ucunda ölüm olduğunu bildikten sonra, ben niye manevi bir varlık olarak kendimi tüketeyim ki? Ölüm benim için en önemli özgürlük kaynağıdır. Ölüm olduğu için cesurum ben. Korkaklık, hayatı ölümle birlikte düşünmemekten kaynaklanıyor biraz da.
(Hürriyet)
Güncellenme Tarihi : 16.3.2016 18:51