FİKRET BİLA/MİLLİYET
Temmuz 2002 Ankara'nın düğümlendiği günlerdi... Herkesin kendine göre bir ömür biçtiği 57. hükümetin Başbakanı Bülent Ecevit, rahatsızlığına, ilerlemiş yaşına ve yorgunluğuna rağmen direniyordu. Hastaneden ikinci kez yeni çıkmıştı. Ankara kulislerinde kulaktan kulağa fısıldanan, Başbakan Ecevit'in doktor raporuyla 'iş göremez' hale getirileceği ve Başbakanlık'tan böylece uzaklaştırılacağıydı.
Bu söylentilerin çalkalandığı günlerde Ecevitler'i ziyarete gittim. Kütüphane evin bahçesinde Rahşan Hanım, gül budarken Ecevit'le çay içiyorduk. Başbakan'a ne düşündüğünü sordum. ''Zorla bir senaryo uygulamaya çalışıyorlar'' dedi ve ekledi:
''Sonu nereye varırsa varsın bu senaryoya direneceğiz.''
''Sana komplo kuruyorlar''
Ecevit'in senaryo dediği, Ecevit'siz ve MHP'siz yeni hükümet modeli ve bu model için gerçekleştirilen kuşatmaydı.
Sağlık raporu iddiası doğru muydu? Kuşatmanın son hamlesi bu mu olacaktı?
Konuyu Ecevit'e sordum: ''11 Temmuz günü sağlık kontrolüne gidecek misiniz?''
''Henüz karar vermedim'' yanıtını verdiğinde bahçedeki gülleri budayan Rahşan Hanım, ''Bülent'' dedi, ''Hâlâ karar veremedim'' diyorsun ama sana komplo kuruyorlar görmüyor musun?''
Ecevit, ''Şimdi gitmemek ayıp olur, doktorlar alınırlar'' diye karşılık verdi. Ancak, Rahşan Hanım kararlıydı: ''Bence yanlış olur, bir kesim rapor diye tutturmuş, niyetleri bence iyi değil.''
Bülent Bey konuyu kapattı ama eşinin önerisine de uydu. Bir daha hastaneye gitmedi, hatta doktorunu bile değiştirdi. Bu kuşku daha sonra DSP Meclis grubunun dağılma sürecinde Grup Başkan Vekili Emrehan Halıcı tarafından da açıklandı.
''Görüntüsü bizi üzüyor''
O gün kütüphane evde yaşanan diyalog, aylar öncesinden itibaren tanık olduğum bazı gelişmelerle yan yana konulduğunda fotoğraf iyice netleşiyordu. Ecevitler her şey bittiğinde bu süreci bana 'sivil darbe girişimi' olarak adlandıracaklardı. Sivil darbe girişimi neydi?
Ecevit'in rahatsızlığının televizyon ekranlarına yansıdığı, yürümekte ve zaman zaman konuşmakta zorluk çektiği günlerde ilginç davetler aldım. Bunlardan biri üst düzey bir komutanla yediğimiz yemekti.
2001'in sonbaharıydı. Komutanla genel siyasi durumu konuşurken konuyu Ecevit'e getirdi..
''Televizyonda iyi görünmüyor'' diyerek devam etti: ''Kendisine çok büyük saygımız var ama görüntüsü bizi üzüyor. Hele dilinin sürçmesi çok acı. Onun gibi Türkçeyi mükemmel konuşan bir liderin konuşma zorluğu çekmesi herkesi üzüyordur.''
Ve sadede geldi: ''Acaba diyorum, yavaş yavaş görevi bir başkasına bırakmayı düşünmez mi? Türkiye'nin çok hızlı hareket etmesi gerekiyor. Şimdi görevini güvendiği birine bıraksa daha iyi olmaz mı?''
''Kime mesela?'' diye sordum.
''Ne bileyim'' dedi; ''Mesela çok güvendiği anlaşılan Hüsamettin Özkan'a... Mesela İsmail Cem'e... Mesela Şükrü Sina Gürel'e... Bu konu çok konuşuluyor, sadece bizim aramızda değil, değişik çevrelerde.''
Ecevit'e söylenemeyen şey
Bu görüşmeden birkaç gün sonra Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan'dan davet aldım. Heyecanlıydı. Makam odasına girdiğimde telaşla, ''Sıkıntım var, hem de çok'' diye karşıladı beni. ''Hayrola ne sıkıntısı?'' diye sordum.
''Sorma, öyle bir sıkıntı ki nasıl açarım bilemiyorum. Sağda solda abuk sabuk konuşuyorlar. Hadlerini aşan şekilde. Ne diyorlar biliyor musun? Ecevit bıraksın, sen al diyorlar. Bak şimdi olacak şey mi bu?''
''Kim diyor bunları?'' diye sordum. ''Diyorlar işte... İş dünyası söylüyor ama ben bunları Ecevit'e söyleyemiyorum. Ama bilmesi de lazım. İşte sıkıntım bu.''
Aynı gün Özkan, benim de bulunduğum üçlü bir sohbette Ecevit'e zar zor söylüyor bunları. Sonra da baş başa kaldığımızda, ''Söylediğimiz iyi oldu, sadece işadamları değil askerlerden de geliyor benzeri mesajlar'' diyor.
Bütün bu süreç 29 Ekim 2001 Çankaya resepsiyonunda ''Ecevit gitsin, Özkan gelsin'' formülüyle bazı askerlere dayanılarak Radikal'de Murat Yetkin imzasıyla yansıdı. Haber çıktıktan sonra yine Ecevit, Özkan ve benim olduğum bir ortamda Başbakan, Özkan'a sordu:
''Bu istekleri dile getiren komutanlar emekli mi, yoksa görevdekiler mi?'' Özkan, ''Emekliler'' yanıtını verdi ama görevdeki komutanların da aynı mesajları verdiğini o da biliyordu, ben de...
Ecevit'in, rahatsızlığı nedeniyle başbakanlığı Özkan'a bırakması gerektiğine ilişkin değişik yönlerden baskılar gelirken aynı günlerde, Ecevit'in başbakanlığı Irak sorunu nedeniyle de tartışma konusu yapılıyordu.
Washington'da sağlam haber kaynakları olduğu bilinen gazeteci Cengiz Çandar'ın Yeni Şafak gazetesinde 30 Kasım 2001 günü yayımlanan yazısı ilginçti. Çandar'a göre tırmanan kriz ortamında Irak lideri Saddam Hüseyin'in en büyük güvencesi Türkiye'de Ecevit'in Başbakan olmasıydı. Yazı şu ifadeleri içeriyordu:
''(...) Eğer, Afganistan'daki Taliban rejimine yönelik olarak başlatılan terörü ve terörist barındıran ve üreten rejimleri hedef alan kampanyanın içine -her ne pahasına olursa olsun- Irak'ı alarak genişlemesi bir Amerikan politikası halini alırsa; o gün geldiğinde Ecevit, Türkiye'de Başbakan olarak bırakılmayacaktır.''
Ocak 2002'de Beyaz Saray'ı ziyaret ettiğinde Ecevit'e bu konuyu sorduğumda, ''Bana ne Saddam'dan.. Ben Saddam'ı ne tanırım.. Benim düşündüğüm Türkiye'nin çıkarlarıdır'' yanıtını vermişti. Sonuçta, Çandar'ın öngörüsü doğru çıkmış savaş günleri gelip çattığında Ecevit Başbakan kalamamıştı.
Sivil darbenin aktörleri
4 Mayıs 2002 günü hem Ecevit'in, hem hükümetinin, hem de partisinin siyasi geleceğini belirleyen gündü... Ecevit, aniden hastaneye kaldırılmış ve tedavi altına alınmıştı. Bu günden sonra yaşananlar Ecevit'in başbakanlıktan çekilmesi hedefine kilitlenmiş yoğun baskı süreciydi. Bu süreç, DSP'yi parçaladığı gibi 57. hükümeti devirdi.
Ecevit'in hastalık dönemi, sivil darbe girişiminin aktörlerini farklı gerekçeleriyle ama aynı amaçla bir araya getirdi. Ecevitler'in ''Bizi devirecekler'' düşüncesi hastane dönemindeki ilişkilerle somutlaşmaya başlamıştı.
''Ecevit gitsin, Özkan gelsin'' haberleri Ecevitler'le Özkan'ın ilişkisini fiilen koparmıştı. Rahşan Ecevit, bu önerinin altında Özkan'ın olduğuna inanıyor, onu eşini Başbakanlık'tan göndermek isteyen kesimlerle işbirliği yapmakla suçluyordu. Bülent Bey'e karşı komplo içinde olduğunu düşünüyordu. Bu düşüncesini bana şöyle özetledi:
''Hüsamettin Bey darbecilerle birlikte.''
Rahşan Hanım'a göre sivil darbe girişiminin baş aktörü Özkan'dı. İkinci aktör ise Ecevit'i hastanede ziyaret etmeyen iki isimden biri olan (diğeri Özkan'dı) ve o günlerde yaptığı ''Seçim tarihi kesinleşmeli'' açıklamasıyla Başbakan ve hükümeti sarsan Devlet Bakanı Kemal Derviş'ti.
''Üçü parti kuracak''
Hastane günlerinde asker-sivil bütün çevrelerden Ecevit'e çekil mesajları yağıyordu. Ecevit'e ''Çekilmeyin'' diye mesaj gönderen tek kişi MHP lideri Devlet Bahçeli'ydi. Bahçeli ve kurmayları Başbakan'a, ''Ecevit'siz ve MHP'siz hükümet kurma planları yapılıyor. Bu oyuna gelmeyelim'' diyorlardı. Ecevit, bu koşullarda ''Çekilmeyeceğim'' dedi.
Oysa hesaplar çekilmesi üzerine yapılıyordu. Senaryo sahiplerine göre Ecevit çekilirse Özkan, Derviş veya Dışişleri Bakanı İsmail Cem Başbakanlığı devralacaktı. Ecevit'in çekilmeyeceğini açıkladığı günlerde haber iş dünyasından geldi: ''Başbakan çekilmezse bu üç isim yeni bir hareket başlatacaklar, yeni bir parti kuracaklar.''
Kuşku yok ki bu haberler Ecevit ve Bahçeli'ye ulaşıyordu.
Bahçeli, 4 Temmuz 2002 günü yapılan ekonomi zirvesinde Derviş'i sıkıştırdı. Bahçeli, Derviş'e ''Sürekli Sayın Başbakan'ın sağlık durumuyla ilişki kurmaya çalışarak siyasi belirsizlikten söz ediyorsunuz, bir öneriniz var mı?'' diye açık açık soruyordu. Derviş şu yanıtı verdi:
''Yeni bir siyasi senaryo lazım.''
Bahçeli'ye göre bu yanıt Ecevit'siz ve MHP'siz hükümet anlamına geliyordu. Bu zirveden sonra Ecevitler de bir karar vermiş ve düğmeye basmışlardı. Özkan silinecekti.
Nitekim birkaç gün sonra Ecevit, Özkan'la yollarının ayrıldığı mesajını duyurunca Özkan istifa etmek zorunda kaldı. Onunla birlikte DSP grubu da paramparça oldu.
Şimdi gözler İsmail Cem'deydi. Cem neyi bekliyordu? Ecevit'i. Başbakan yardımcılığına yapılacak atama Ecevitler'in tercihini de ortaya koyacaktı. Dışişleri Bakanı olan Cem'in, Özkan'ın yerine başbakan yardımcılığını da üstlenmesi bir işaret sayılacak, bu durumda Cem ve onu destekleyen DSP millletvekilleri partide kalacaktı.
Cem şansını önceden yitirmişti..
Ama öyle olmadı. Ecevit, Özkan'ın istifa ettiği gün başbakan yardımcılığına Devlet Bakanı Prof. Dr. Şükrü Sina Gürel'i atadı. Bu Cem açısından bir tercihi gösteriyordu. Bu atamadan sonra Cem için de istifa yolu gözükmüştü. Aslında, Cem de şansını çok önceden yitirmişti. Cem - Derviş ikilisini öne süren kampanyalar boyunca Cem tepki vermemişti. Bu Ecevitler'in 'kaydettiği' bir durumdu. Cem'in, Ecevit'siz hükümet senaryosunun içinde olup olmadığını saptamaya çalışıyorlardı. Cem'in bu süreçte Ecevitler lehine açıktan tavır almayışı, hatta Göcek'te Özkan'la bir araya gelişi, Ecevitler'in Cem'in de kendilerine karşı senaryonun içinde olduğu kanaatine varmalarına neden olmuştu.
Özkan, Cem, Derviş gitmiş, DSP parçalanmıştı...
Ağustos 2002'de durumu Başbakan Yardımcısı Gürel, Ecevit'e şöyle özetliyordu: ''Bu bir darbedir Sayın Başbakanım. Bırakalım bari gelip bizi alsınlar.''
İşte İngiliz elçinin 'çok gizli' sözleri
Temmuz 2002'de kilitlenen Ankara'yı, yabancı misyon da büyük bir dikkatle izliyordu. Büyükelçilerin de merak ettiği, karşılıklı hamlelerin nasıl sonuçlanacağıydı. Yakından izledikleri iki isim vardı: İsmail Cem, Kemal Derviş. Bir yandan Ankara'daki iç mücadeleyi, bir yandan da Irak savaşı dosyasıyla Türkiye'ye gelen ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfovitz'in temaslarını izliyorlardı. Bu günlerde İngiltere'nin Ankara Büyükelçisi Peter Westmacott'un Avrupa Birliği'nden Michael Leight ile yaptığı bir görüşmenin içeriği, bazı resmi kanallara 'gizli' damgasıyla iletilmişti. Westmacott -Leight görüşmesinde İngiliz elçinin ağzından şu cümleler dökülüyordu:
''Derviş'in henüz rengini belli edeceğini sanmıyorum. Bu aslında hem IMF, hem de ekonomik istikrar açısından kötü bir şey değil. Çünkü dream team (hayal ekibi) yavaş bir başlangıç yapıyor, henüz partilerinin adı bile yok. Belki herkes için Derviş'in şimdilik `memleket rezervi' olarak kalması daha iyi olur. Eminim kendisi de böyle düşünüyor.''
Leight ise, Westmacott'a İsmail Cem'in 'hak ettiğini alamayan' biri olduğunu söylüyordu. Westmacott'la Leight arasındaki diyalog şöyleydi:
Konuşmadaki 'rüya takım'
Michael Leight: Seçim yasası değişecek mi?
Peter Westmacott: Bu pek muhtemel görünmüyor. Ancak seçim sırasında ne olacağı belli değil. Aşırı uçta olan partilerin yüzdesinin fazla olması, daha makul ve mantıklı olanların da hiçbir yüzdeye sahip olmama riski var.
M.L.: Ben 'rüya takım'ın yüzdesinden de şüpheliyim.
P.W.: Tabii, oradakilerin modern Türk tarihindeki en çok nefret edilen hükümetten gelen bakanlar olduğunu unutmamak lazım.
M.L.: Bence Cem de hak ettiğini alamıyor, partiye yönelik saldırıların kurbanı olacak.
P.W.: Olabilir. Aslında insanlar onu seviyor. Son günlerde bazı güzel konuşmalar yaptı. Ama seninle aynı fikirdeyim. Westmacott ve Leight'in 'rüya takım' olarak sözünü ettikleri; yeni oluşumu başlatmış olan Cem, Özkan ve arkadaşlarıydı.
Güncellenme Tarihi : 16.3.2016 21:04