İŞTE TÜRKEŞ'İN 12 EYLÜL İHTİLALİNDEN KAÇIŞ ÖYKÜSÜ
EMİN PAZARCI
İhtilal yönetiminin, kaçma planlarından haberdar olması üzerine, Ülkücüler operasyonu askıya aldılar. Türkeş, Bahattin Ergezer'e "korktun mu?" diye sordu. "Evet" cevabını alınca da Ergezer'in yakasını toplayıp, duvara vurdu: "Seni korkak!"
İhtilal yönetiminin, kaçma planlarından haberdar olması üzerine, Ülkücüler operasyonu askıya aldılar. Türkeş, Bahattin Ergezer'e "korktun mu?" diye sordu. "Evet" cevabını alınca da Ergezer'in yakasını toplayıp, duvara vurdu: "Seni korkak!"
Askeri Mevki Hastanesi'nde günlerini geçiren Alparslan Türkeş, artık iyiden iyiye bunalmıştı. Bir an önce dışarı çıkmak istiyordu. Ülkücülere, "kaçırın beni" dedi:
- Bunlar arkadaşlarımıza eziyet ediyorlar. Benimle ilgili de iyi düşünceler beslediklerini sanmıyorum. Benim buradan çıkmam lazım. Dışarıda olursam korkarlar. Arkadaşlarımıza da eziyet edemezler. Dışarı çıkıp, mücadele etmeliyim.
Hemen, "Türkeş'i kaçırma planları" yapılmaya başlandı...
Çalışmalar, büyük bir gizlilik içinde yürütülüyordu. O günlerde, yanına gelen pek çok isim de Türkeş'e "Sizi kaçıralım" teklifini yapıyordu. Bir yandan ciddi "kaçırma planları" yapılırken, diğer taraftan Mevki Hastanesi'nde komik olaylar oluyordu. Türkeş, bir gün yatağının altından çocukların taktığı kırmızı burunlu oyuncak bir gözlük çıkarıp, Nihat Özyurt'a gösterdi:
- Talat Altaylı, bana bunu getirmiş. "Kaçarken tanınmamak için takarsınız" dedi. Al götür, ben ne yapacağım bunu!
Türkeş'in kızdığı belliydi.
Bir başka gün Tabip Yarbay Mehmet Ünlü, Türkeş'in odasının bulunduğu çıkmaz koridorda, aynı zamanda MHP Davası sanıkları olan Tabip Binbaşı Selim Kaptanoğlu ve Albay Şakir Önem'le karşılaştı. Yanlarında, pilot Recep Aynacı da vardı.
Selim Kaptanoğlu, "Abi bu iş tamam" dedi:
- Bir tomson ben alacağım, bir tomson da reise vereceğim. Recep kardeşim de helikopteri getirecek. Başbuğ'u buradan kaçıracağım.
Türkeş ise, odasının kapısında durmuş, konuşmaları gülerek dinliyordu.
Albay Şakir Önem de zaman zaman Türkeş'i kaçırmak için sesli düşünüyordu. Bir gün bulduğu planı, Nihat Özyurt'a anlatmaya başladı:
- Ben Mamak'a rahat girebilirim. Bombaları üzerimize saracağız, stenleri elimize alacağız. Mahkeme Salonu'nu basıp, Türkeş'i kaçıracağız.
- Nereye kaçıracağız abi?
- Anıtkabir'e götüreceğiz. Anıtkabir'i bombalayamazlar. Oradan da helikoptere bindirip, yurt dışına götüreceğiz.
Tabii, bütün bunlar şakaydı...
Yapılan şakalar askeri yönetim tarafından da duyuldu. Birkaç gün sonra Türkeş'in kaldığı odanın camına demir parmaklık yapıldı.
Ciddi anlamdaki kaçırma çalışmaları ise, birkaç koldan yürütülüyordu. Türkeş, bu iş için farklı isimlere görevler vermişti. Planların çoğu, binbaşı Selim Kaptanoğlu'nun çevresinde dönüyordu. Kaptanoğlu'nun, Nizamettin Coşkun'la odasında oturduğu bir gün yanlarından geçen Türkeş sordu:
- Ne yapıyorsunuz?
Kaptanoğlu, Türkeş'e bir yıl önce 1983'de ordudan ayrılan Çoşkun'u işaret etti:
- Nizamettin kardeşim, sizin kaçırılmanız gerektiğini söylüyor.
Türkeş ise, "Planı yapın ve akşam bana getirin" cevabını verdi.
Bu arada, farklı planlar üzerinde de çalışılıyordu. Binbaşı Selim Kaptanoğlu ile Nihat Özyurt, Türkeş'in odasına bir eğe sokacaklardı. Demir parmaklıklar kesilecek, Türkeş aşağı indirilecekti. Oradan da askeri helikopterle Konya'daki Nihat Özyurt'un amcasının bağ evine götürülecekti. Türkeş, birkaç gün orada kalacaktı. Ardından, Esenboğa Havaalanı'ndan özel bir uçağa bindirilip, Mısır'a götürülecekti. Bunun için Selim Kaptanoğlu ile Nihat Özyurt, alana gidip keşif bile yaptılar.
Kaptanoğlu, planı Türkeş'e anlattı...
"Tamam oğlum" cevabını aldı:
- Yanımıza Seval Hanım ile oğlum Ahmet'i de alalım.
Türkeş, küçük oğlu Ahmet'e son derece düşkündü. Zaman zaman O'ndan bahsederken gözlerinin dolduğu oluyordu.
Kaptanoğlu, dışarı çıktığında "olmaz" dedi:
- Bu plan tutmaz, çoluk çocuk kaçılmaz. Ben bu işten vazgeçtim.
Plan iptal edildi, ancak bu konuşmadan birkaç gün sonra gazetelerde bir haber yer aldı:
"Türkeş'i kaçırma planı yapan doktorlar açığa alındı."
Kaçırma planları Mevki Hastanesi'nde yapılıyordu. Açığa alınanlar ise, Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde görevliydiler. Türkeş'i kaçırma planlarıyla hiç ilgileri yoktu. MHP'ye yakınlıkları ile tanınan bu doktorlar, "Türkeş'i kaçırmayı düşünüyorlar" bahanesi ile görevden uzaklaştırıldılar. Askeri yönetimin amacı, bu olayı bahane ederek ordu içindeki "MHP sempatizanlarını" ayıklamaktı. İlginçtir, o dönemde Brüksel'de NATO görevi yapan bazı subaylar bile, bu işten sorumlu tutulmak istendiler. Ancak, daha sonra bunun "komik" olacağı düşünülerek vazgeçildi.
ÖNCE BODRUM, SONRA İNGİLTERE
Bir başka kaçırma planı da Ali Güngör ve Bahattin Ergezer tarafından yapıldı. Bu çalışmaların içinde aileden bazı isimler de vardı. İki ihtimal üzerinde duruluyordu:
1) Bir ilaçlama uçağı ile önce Esenboğa'dan Bodrum'a gidilecekti. Oradan da bir İngiliz yatıyla Avrupa'ya geçilecekti.
2) Tarifeli sefer yapan uçaklardan biri ile anlaşılacaktı. Pist başına kadar sürünerek gidilecekti. Uçak pist başına geldiğinde Türkeş'i alıp, havalanacaktı.
İkinci plan ağır bastı. Pilotlarla anlaşıldı. Türkeş'in bazı malları satıldı ve kaçış için gerekli kaynak sağlandı.
Bahattin Ergezer, Esenboğa Havaalanı'na giderek bizzat tatbikat yaptı. Tel örgülerden pist başına kadar süründü ve bunun için 1 saat gerektiği ortaya çıktı. Hemen Türkeş'in yanına giderek, gerekli bilgileri verdi:
- Ben 1 saatte süründüm. Ancak, sizinle bu süreyi 2 saat olarak düşünelim.
Türkeş, "hayır" dedi:
- Biz 2,5 saat üzerinden hesaplayalım. Eşim ve çocukları da yanıma almayı düşünüyorum.
Ergezer, "olmaz" diyemedi. Ancak, eş ve çocuklarla kaçma planı O'nun da hoşuna gitmemişti.
Ertesi gün, Ergezer'e bir haber ulaştı:
- Türkeş'in kaçırılacağı duyuldu. Hemen ortadan kaybol.
Bahattin Ergezer, apar-topar eş ve çocuklarını yanına alıp, Side'ye gitti.
"KORKTUN MU?"
Ergezer Ankara'ya döndüğünde, Türkeş tarafından Mevki Hastanesi'ne çağrıldı:
- Ne oldu, neden ortadan kayboldun?
- Vazgeçtik.
- Korktun mu?
- Korktum Başbuğum.
Türkeş, Bahattin Ergezer'in yakasını toplayıp, duvara vurdu:
- Seni korkak!
Bu olay, Bahattin Ergezer'i hayli etkiledi. Olayın ardından 15 gün Mevki Hastanesi'ne hiç uğramadı. Ancak, aileden telefonlar gelmeye başladı:
- Babam seni istiyor.
Üzülmüştü, son derece kırılmıştı, ama Türkeş'in isteğini geri çeviremedi. Sabah saatlerinde Türkeş'in yanına gitti.
Türkeş, "otur" dedi:
- Bana küstün mü?
- Evet, çok kırıldım ve küstüm.
- Hiç oğul babaya küser mi? Sen benim öz oğlumsun. Sen bana gönül koyma. Bundan sonra haftanın her günü buraya geleceksin.
O gün saat 17:00'ye kadar dertleştiler. Türkeş, "bunaldığından" bahsediyordu. Özellikle de küçük oğlu Ahmet'i çok özlüyordu. Bir ara cebinden Ahmet'in fotoğrafını çıkardı, öpmeye başladı. Gözleri buğulanmıştı.
Ülkücüler, 12 Eylül Harekatı ile birlikte, "Başbuğ"larını da keşfettiler. Pijamalı, ailesini düşünen ve sık sık duygulanan bir insanla karşılaştılar. Türkeş'in kendilerinden bir farkı yoktu. Hepsi aynı düşüncelerin içine daldılar:
- Bizim gibi insanmış!
"TÜRKEŞ BALONMUŞ"
Tabii, Türkeş'in bu insani yanını farklı değerlendirenler de vardı...
O günlerde, Dil Okulu'nda görev yapan üsteğmen, Ülkücü yöneticilere son derece iyi davranıyordu. Bunalan ve ciddi sıkıntı içine giren tutukluları, hastaneye sevkediyordu. Hastaneye gidiş, onlar için bir nevi "hava değişimi" oluyordu.
12 Eylül İhtilali'nin üzerinden üç ay geçtikten sonra Dil Okulu'ndaki bir "eğitimci" Mevki Hastanesi'ne gönderildi. Eğitimci, yine aynı davanın sanıkları arasında bulunan Binbaşı Selim Kaptanoğlu'nun yanına getirildiğinde hazırolda duruyordu:
-Komutanım ben geldim.
Selim Kaptanoğlu, tutukluyu getiren askerleri dışarı çıkarttı. "Bırak şimdi komutanımı" dedi:
- Otur.
Eğitimci, bir süre sonra rahatladı ve konuşmaya başladı:
- Alparslan Türkeş bir balonmuş. Baksana, kendisinin de bizim de başımızı belaya soktu.
Odada yalnız değillerdi. Selim Kaptanoğlu'nu ziyarete gelen Ülkücü gençler de oradaydılar. Onlardan biri, 12 Eylül İhtilali'nden birkaç gün önce aynı "Eğitimci"nin verdiği bir seminere katılmıştı.
O'nun ağzından Türkeş'i dinlemişti:
- Türkeş, farklı bir kişiliktir. Başbuğ'un gönül gözü açıktır. O, dönemizin İslam kutpudur. Yüzünüze baktığı an, sizin ne düşündüğünü anlar. Sizinle yaptığı konuşmayı aradan 50 sene geçse bile unutmaz...
"Eğitimci"nin Türkeş hakkında bir tek "peygamber" demediği kalmıştı.
Nereden nereye!...
Üç aylık tutukluluk dönemi, Türkeş'in en güvendiği isimlerin bile değişmesine yol açmıştı. O'nun en yakınındaki insan, "Türkeş bir balonmuş" diyebiliyordu.
Ülkücü genç, eğitimcinin yüzüne baktı. Kendi kendine fısıldadı:
- Şerefsiz!
"Bunlar beni öldürecekler"
Askeri Mevki Hastanesi'nde "tutuklu" olarak yatan Alparslan Türkeş, zaman zaman düşüncelerini kendisi ile görüşmeye gelen Ülkücülerle paylaşıyordu. Türkeş, bir dönem hep aynı sözleri tekrarladı:
- Bunlar beni öldürmeyi planlıyorlar oğlum. Bu işin başında Kenan Evren var. Evren Paşa, beni buradan sağ çıkarmak istemiyor.
O günlerde, bu sözleri "kuruntu" olarak değerlendirenler oldu. Hatta, "Türkeş korkuyor" diyenler bile çıktı.
Gerçekler, aradan yıllar geçtikten sonra anlaşılabildi. Türkeş'e bu yönde bir duyum gelmişti ve o yüzden bu sözleri söylüyordu.
Rıza Müftüoğlu, 2001 Yılı'nda yazdığı "Copların Askerleri" kitabında, bir iddia ortaya atıyordu:
" Milli Güvenlik Konseyi üyeleri, kendilerine bir suikast olması halinde cezaevlerindeki ülkücülerin öldürülmesi emrini verdiler."
Olay çok tartışıldı. Ancak 2001 Yılı'nda, 12 Eylül'ün yıldönümünde atv'de Ali Kırca'nın programına çıkan Kenan Evren, tartışmaya noktayı koydu:
- Evet, öyle bir gelişme olmuştu. Böyle bir karar alınmıştı.
İlginçtir, İhtilal Yönetimi'nin en üst düzeyde aldığı bu karardan, Mevki Hastanesi'nde, kapısında askerlerin beklediği "tutuklu" Alparslan Türkeş'in de haberi olmuştu. Kim bilir, belki de İhtilal Yönetimi, kendisini güvence altına almak için bu kararı Türkeş'e özellikle iletmişti!
Aradan yıllar geçti, Alparslan Türkeş serbest bırakıldı. Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından, "MÇP Genel Başkanı" sıfatıyla Çankaya Köşkü'nde verilen Cumhuriyet Resepsiyonu'na davet edildi.
Türkeş, salonun bir köşesinde tek başına duruyordu. Yanına yaklaştım, diğer siyasi parti liderlerinin Evren'in bulunduğu yere giderek, ellerini sıktıklarını söyledim.
Türkeş, "doğru" dedi:
- O, Cumhurbaşkanı, Cumhuriyetimizi temsil ediyor. Elbette Cumhurbaşkanı'nın buraya gelmesi beklenemez. Benim, yanına gidip, kutlamam lazım.
Geçmişin acı günlerinin üzerine sünger çekti. Yaşadığı acıları unutmaya çalıştı. Kendisi için "öldürme emri verdiğini" düşündüğü Evren'in ayağına gitti. Türkiye Cumhuriyeti'ne saygısını gösterip, kutladı.
Seval Türkeş'le gizli görüşmeler
Türkeş, Mevki Hastanesi'nde rahattı. Odasında ziyaretçi kabul edebiliyordu. Ancak, zaman zaman askeri tedbirler arttırılıyor, kimseyle görüştürülmüyordu.
Hastanedeki "Teşkilat" buna da bir formül bulmuştu...
Türkeş'in kaldığı oda, üst kattaki büyük koridora açılan küçük bir koridorun sonundaydı. Banyo olarak kullandığı yer ise, büyük koridorun diğer başındaydı. Tedbirlerin arttırıldığı günlerde Türkeş, hastanede yatan "Ülkücülerlere" talimat veriyordu:
- Seval Hanım'ı aşağıda karşılayın. Banyoya girsin, beni beklesin.
Seval Hanım, hastane kapısında karşılanıp, banyoya alınıyordu. Ardından Türkeş'e haber veriliyordu. O da peşindeki inzibatlarla birlikte koridoru geçip, banyoya giriyor, kapıyı kilitliyordu. Nöbetçi askerler, içeride banyo yaptığını sanıyorlardı. Türkeş dışarı çıktığında peşine takıldıkları için, daha sonra ayrılan Seval Hanım'ı görmüyorlardı.
Hastanedeki bazı personelin zaman zaman yaptıkları densizliklere ise, bir türlü çare bulunamıyordu. Bir gün koridoru paspaslayan hizmetli, Türkeş'in yanına geldiğinde "Aaaa" diye hayretle bağırmaya başladı. Eliyle duvarı gösterip, sordu:
- O keçi resmini kim yaptı oraya?
Türkeş de gayri ihtiyari dönüp baktı.
Hizmetli ise, tam o sırada yeniden bağırdı:
- Zınnnnk!
Devletin en tepe noktalarından biri olan Başbakan Yardımcılığı makamına kadar yükselen Türkeş, tek kelime etmedi. Sadece acı acı güldü. Kendisi de 1960 İhtilali içinde yer almıştı ve ihtilalin kuralları buydu!
Güncellenme Tarihi : 16.3.2016 22:43