CAN DÜNDAR/ MİLLİYET
Bir an kendinizi onun yerine koyun: 2001 Mart'ına kadar kimsenin tanımadığı bir isimdiniz. 2001 Nisan'ında bütün Türkiye'nin ''İşte bizi kurtaracak adam'' dediği kişiydiniz. İki yıl geçti. Şimdi unutulmanın eşiğindesiniz. Dahası, Amerika'dan gelip 'sol birleşsin' diye diye iki sol partiyi batırmakla, üçüncünün hazırlığını yapmakla suçlanıyorsunuz.
Böyle bir alaboraya hangi insan ruhu dayanabilir?
Dünün 'Mesih'i Kemal Derviş'i nihayet kullar katına indirdik.
Şimdi apar topar getirildiği ve kurtarıcı ilan edildiği Türkiye gündemine bir başka misyonla, yeniden dönmeye hazırlanıyor.
Gelecek haftaki CHP Kurultayı'nda yeni parti yönetimine aday olacak.
Ama artık tanıyoruz onu…
O, vitrini sevmeyen, ideal bir 'ikinci adam'...
Kurultay'da da büyük olasılıkla, Deniz Baykal'ın sağında o çok sevdiği 'ikinci adam' koltuğuna oturacak ve böylece aktif siyasetin kollarına atılacak.
Yeni hayatının arifesinde, İstanbul Ayazağa'da, bir gökdelen katındaki ofisinde görüştük Kemal Derviş'le…
Kişisel ilişkilerinde olduğu gibi, siyasette de koruyageldiği o Batılılara özgü 'sıcak mesafeliliği' koruyarak, yine içten, yine yumuşak, yine temkinli konuştu.
Ancak sözlerinin satır altlarında, CHP'de yakında başlayacak bir tartışmanın ipuçları vardı.
10 kilo almış
Türkiye'ye geldiğinden beri 10 kilo almıştı. ''Spor yapamamaktan, yürüyememekten, her yere arabayla gitmekten, düzensiz beslenmekten'' dedi.
Bunu fırsat bildik. Fotoğraflarıyla Popüler Kültür'e damgasını vuran Ercan'ın ricasıyla ve Derviş'in 4 aylık asistanı Hande Dilmen'in katkısıyla, ofisinin hemen ötesinde bir kırlık alanda fotoğraf çekimine davet ettik.
Komikti tablo… Koca gökdelenlerin yanı başında sığırlar otluyordu.
''İşte İstanbul'' dedi Derviş; ''Bunca çelişkiyi bir arada başka yerde bulamazsın.''
Ankara-İstanbul
Hayatını bir düzene sokamamıştı. Bir ayağı Ankara'da olmak zorundaydı, ama başkente ısınamamıştı bir türlü… O bir deniz çocuğuydu. İstanbul'da kendini daha iyi hissediyordu. İstanbul'un mimari zenginliğinden sonra, Ankara'nın bürokratik griliği, tek düze mimarisi sıkıyordu onu… İki şehir arasında mekik dokumaktan yorgundu. Üstelik eşi, yaşama kolaylığı açısından Ankara'yı tercih ediyordu.
''Ben ise Ankara'nın en çok dostluklarını severim'' dedi ve ekledi:
''Benim için ideal yaşam formülü Ankaralıların dostluğunu İstanbul'da yaşamak…''
Bıyıklı 35 erkek
Parti yönetimine girince artık daha çok Ankara'da olacak.
Kabine'de 'bıyıklı 35 erkekle çalışmayı sıkıcı' bulan adam, partide benzer bir manzarayla karşılaşacak.
''En çok güldüğüm fotoğrafım'' dediği, deniz kenarında, bir grup mayolu adamla çektirdiği fotoğraflardan çok çektirmesi gerekecek.
Erkek parti Atatürkçü olabilir mi?
Yine sıkılmayacak mı?
Konu, 'erkek erkeğe toplum' oldu mu, lafını esirgemiyor Derviş… Gerçi CHP parti meclisinde kadınlar için yüzde 25 kontenjan olduğunu söylüyor, ancak yönetimde kadın eksikliğinin altını çiziyor:
''Kesinlikle CHP'nin kadınları daha çok ön plana çıkarması lazım. Yöneticileri, ilçe başkanları arasında çok az kadın var. Kadınlara Fransız kadınlarından önce oy hakkı vermiş bir liderin kurduğu bir parti bu… Bu kadar erkek bir parti, Atatürkçülükle nasıl bağdaşır? Bence burada bir hata var. Bunun ne Atatürkçülükle, ne çağdaşlıkla, ne sosyal demokratlıkla bağdaşır yanı var'' diyor.
Asıl ilginci Avrupa'dan verdiği örnek.
''Bugün Avrupa Parlamentosu'nun yüzde 42'si kadın… Oraya gidiyoruz, karşımıza bir sürü kadın oturuyor. Biz, bıyıklı, bıyıksız 10 tane erkek… Bu manzara 'Türkiye'de kadın hâlâ yerini alamamış' dedirtiyor.''
CHP'yi kurtarır mı?
'Mesih beklentisi' öyle derin yer etmiş ki, herkes bu kez de ''CHP'nin başına gelecek mi?'' sorusuyla meşgul…
''Türkiye'yi kurtaramadı, CHP'yi kurtarabilir mi?''
Bu soruların altında, Doğu toplumlarının başı derde girince çare değil, kurtarıcı arama geleneği yattığını söylüyorum.
''Çok haklısınız'' diyor ve ekliyor:
''Tek adam, bir ülkeyi kurtaramaz. Ama büyük krizlerde toplumlar böyle davranışlar gösterebilir. Bu Türkiye'ye mahsus bir durum da değil üstelik… Ama bu beklentiyi, sosyal demokrat bir anlayışla bağdaştırmak zor. MHP'de olsa neyse… Galiba Türkiye'den ayrıldığım 70'li yıllarda sol, biraz daha yoğun fikir tartışmalarının içindeydi. Bugün daha popülist bir ortam var.''
''Eh, üzerimizden 12 Eylül geçti'' diyorum; ''Örgütlerini yitirdi insanlar. Eteğine yapışacağı dervişler arıyor.''
Yine hak veriyor.
''12 Eylül'ün sivil toplumu siyasetten ayırması çok zararlı oldu. Özellikle sol kesim için. Maalesef bugün bunun etkilerini görüyoruz.''
''Sorun yokmuş gibi yapamayız''
İşte Derviş'in 'ideolojik berraklık sorunu yaşayan' CHP için kurtuluş reçetesi: Atatürkçü gelenekle çağdaş sosyal demokrat değerlerin sentezi...
Peki ne olacak bu CHP'nin hali… Yarım asırlık bir soru bu… Ama bugünlerde çok daha güncel, çok daha can yakıcı… CHP yönetiminde görev almaya hazırlanan ve bazıları tarafından partiyi merkeze çekeceği gerekçesiyle eleştirilen Kemal Derviş, ilginç bir sentez önerisiyle çıkıyor ortaya… Kurtuluşun reçetesi olarak, CHP'nin Atatürkçü kurumsal geleneğiyle, yeni sol değerleri sentezlemeyi tavsiye ediyor. Bu arada Kürtçe eğitimden, türban yasağına kadar birçok alanda sivil özgürlük alanının genişletilmesinden yana tavır alıyor. Ve bu öneriler, CHP'de muhafazakâr kanadı zor günlerin beklediğini gösteriyor:
Solda kör dövüşü
''Türkiye'deki solun iki kaynağı var:
Biri Atatürkçülük, laik devlet, ulus devlet...
Diğeri, evrensel sosyal demokrat değerler.
Bunlar aynı şeyler değil tabii… Ama 70'lerde olduğu gibi, bunları sentezleyip birleştirebildiğiniz anda başarılı oluyor sol… Bunu başaramayınca, bunlar arasında bir zıtlaşma varmış gibi davranınca da zayıf düşüyor. Bence çözüm budur.
Bugün koşulların bunca uygun olmasına rağmen CHP'nin hâlâ oy kaybediyor olmasının nedeni de burada mı?
Bence işte bundan: Bu, ideolojik berraklık sorunundan… Bugün bazı yazarlar CHP'yi otoriter, devletçi, yasakçı bir parti olarak tanımlıyor. Diğer taraftan Atatürkçü geleneğe çok sıkı bağlı bazıları ise evrensel sosyal demokrat değerlere bağlı insanları, milliyetçi olmamakla suçluyor, 'liboş' diyor. Mesela anadilde yayın hakkını savununca bunu yabancı güçlerce dayatılan, Türkiye'yi bölebilecek bir haksız istek gibi görüyor. Böyle bir kör dövüşünün içine girdi sol. Bu kavga içinde güç ve zaman kaybediyoruz.
Ama kurultaya giden CHP, böyle bir ideolojik tartışma ya da arayış içinde görünmüyor.
Parti içinde arkadaşlarla tartışıyoruz tabii... Ama bence, ''Partide her şey tamam'' görüşünde olan bazı arkadaşlar bu konuyu yeterince önemsemiyor. Ve bir sorun yokmuş gibi sunmaya çalışıyor. O zaman da inandırıcı olmuyoruz.
Bugün AKP değişimin, CHP statükonun partisi gibi görünüyor.
Böyle bir algılama var. Ama şöyle düşünelim: Bugün İran'a, Suriye'ye, Irak'a, Mısır'a, Cezayir'e, Endonezya'ya baktığınız zaman Atatürk devrimlerinin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Çünkü o devrimler evrensel ilkelere uymamızı sağladı. O bakımdan CHP'nin ''Gelin arkadaşlar, burada çok değerli bir temel var. Bu temelin değerini bilelim'' demesi lazımdır. Bu, statükocu bir tutum değil.
Atatürkçülük = özgürlükçülük
Ama öte yandan, Atatürk bir dogma bırakmadığını açıklıyor. Hem de ne zaman? Hitler'in Stalin'in sahneye çıktığı zaman… Bugün bizim sahip çıkmamız gereken Atatürkçülük bu… Yoksa Atatürkçülük adına, 1930'ların yasaklarını savunmak değil, ''Türkiye'de Kürt yoktur'' demek değil, çeşitliliği görmezden gelmek değil. Bu partinin temelinde yok bu anlayış… Çünkü bilimsel ve çağdaş değil. O yüzden Atatürkçü de değil. Ama ne yazık ki, bir kısım insanda bu otoriter sapma, politika haline geldi ve Türkiye'nin ilerlemesini engelledi. Bugün hâlâ anadilde eğitimi tartışıyor olmamız bile abes. Bence Atatürkçü bir parti, en özgürlükçü parti olmalı…
Türbana hürriyet
Aynı özgürlük anlayışınız türban meselesinde de geçerli mi?
Orada da ben aynı şeyi söylüyorum: Sınırlamaları uygun görmüyorum. Herkes özgürce giyinebilmeli. Ama şu da var: Türban giyen kardeşimiz de, yanında mini giyen bir arkadaşına saygı ve sevgi gösterecek. Bu olduğu andan itibaren bence sorun çözülmüştür.
CHP'de kurultay sonrası bu konularda karar merciine geleceksiniz.
-Bu kurultay bizim için çok önemli. Çünkü belediye seçimlerine birkaç aya kala, Türkiye'de siyasetin yeniden yapılandığı bir döneme rastlıyor. CHP, 2 yıl, bu oluşacak takımla muhalefet görevi yapacak ve çağdaş sosyal demokrasiyi güçlendirmeye çalışacak. O yüzden bu kurultaydan çağdaş solu yansıtan, takım ruhuyla çalışabilecek bir merkez yönetim kurulu seçilmesi partimiz için çok önemli.
İkinci adamlığı seviyorsunuz. Partide yine geri planda mı olacaksınız?
Doğru, ben fikirlere sözlerden daha çok önem veriyorum. 30-40 kişilik yuvarlak masa toplantılarını, bin kişilik mitinglerden daha çok seviyorum. Mitingde nutuk var, tartışma ortamı yok. Benim kişiliğim ise tartışma ortamına yatkın. Teknik çalışmada, fikir üretmede daha etkili olduğumu sanıyorum. Ama tabii fikirleriniz dinlenirse işe yarar. Fikirlerinizi çalıştığınız arkadaşlara kabul ettiremezseniz o takım işlevsiz olur. Onun için parti içinde bir an önce bu ideolojik tartışmanın yapılması ve karara bağlanması şart. Ben CHP'nin çok iyi, aydın bir seçmeni olduğuna inanıyorum. Ama partideki örgüt yapısı seçmen isteğini ne derece yansıtıyor, o konuda da şüphelerim var.
''Gençleri ayıplamıyorum''
ABD'ye kaçmak istiyorlar
Günümüzün gençleri bir an önce kapağı Amerika'ya atmaya ve çocuğunun Amerikan vatandaşlığını garantilemeye çalışıyor. Oysa siz gençliğinizde Amerika'da yaşarken, çocuğunuzun Türkiye'de doğmasını istediniz. Bu tablo tedirgin edici değil mi?
Çok büyük bir istihdam sorunu var bugün Türkiye'de... Üniversiteli gençler arasında da var. ''Nerede, nasıl iş bulacağız'' sorunu geçmişten daha ağır bir şekilde yaşanıyor. Bu durumda, gençlerin kendi geleceğini aramasını ayıplayamayız. Türkiye'de iş bulabilseler burada kalacaklar. Bu, bir istihdam sorunudur. İşsizliği çözdüğünüz anda, bu sorun da çözülür.
Komplo teorisi kuruyorlar
''Ecevit'e üzülüyorum''
Ecevit'e özel bir hayranlığı var Kemal Derviş'in… 1973 seçimlerinde Karaoğlan'ın toplantılarına katılmış. 24 yaşındayken seçim zaferiyle Ankara'ya girişini izlemiş. ''Müthiş bir olaydı o'' diye anlatıyor: ''Esenboğa'dan Çankaya'ya kadar bir insan seliydi. Şimdilerde yüzde 20'li oy oranlarını tartışıyoruz. O zaman CHP'nin İstanbul'daki oyu yüzde 64… Sosyal demokrasinin o olağanüstü dalgasının tanığıyım.''
1973'ten hayran olduğunuz Ecevit'in çağrısıyla geldiniz Türkiye'ye… 2003'te ise Ecevit tarafından eleştiriliyorsunuz. Aradan geçen 30 yıldan sonra bugün DSP, Amerika'dan, özelde partiyi, genelde solu bölmek misyonuyla geldiğinizi ima ediyor. Üzülüyor musunuz?
Biraz üzülüyorum. Komplo teorileri üretiyorlar. Ortadoğu'da çok geçerlidir biliyorsunuz. Üzülüyorum, ama çok da önemsemiyorum, oluyor böyle şeyler. Bülent Bey çok yaşlı artık. Ben son olarak söyledim kendisine… ''Gelin ortanın solu, sosyal demokratlar, demokratik solcular, birleşelim'' deseydi, hepsini kucaklasaydı Türkiye tarihine çok büyük bir insan olarak girerdi. Ve karşısında da kimse duramazdı.
Miting dönemi bitiyor
Televizyonu önemsiyorum
Sizi ilk çıktığınız seçim gezisinde, Hatay'da izlemiştim. ''Nereden girdim bu işe'' der gibi bir havanız vardı. Böyle nasıl politika yapacaksınız?
Bence biraz politikanın değişmesi gerekli. Bakın son seçimde biz müthiş mitingler yaptık. Mesela Hatay müthişti. İzmir'de 100 bin kişi tarafından karşılandık, ezilme tehlikesi geçirdik. Netice ne? Yüzde 20... Demek ki bu mitingler o kadar da önemli değilmiş. Belli bir vatandaş türü, her mitinge gidiyor, hepsi de 'seçimi kazandık' zannediyor. Halbuki mesela televizyon çok önemli. Amerika'da Demokratların adayı televizyon sayesinde 48 saat içinde, başkan Bush'un iki puan önüne geçebildi. Vatandaşa ulaşmak çok önemli ama mitingde değil. Mitingde zaten siz vatandaşı dinlemiyorsunuz, o sizi dinliyor. O bizi TV'de de dinler. Bizim de vatandaşı dinleyeceğimiz zeminlere ihtiyaç var. O zemin, miting değil. Örgüt iyi çalışacak. Vatandaşın isteklerini parti yönetimine ulaştıracak. Biz gidip 20-30 vatandaşla, üniversitedeki bir öğrenci topluluğuyla veya kadınlarla toplantı yapacağız. Seçim kampanyası, bir liderin, arkadaşlarıyla Anadolu'yu gezip nutuk atması olmamalı. Onun hiçbir önemi kalmadı artık.
Bir Derviş fıkrası
Ankara'ya ilk geldiğinde kulaktan kulağa gezen bir Derviş fıkrasını anlattım Kemal Derviş'e… Fıkra şu:
''Bir gün Ecevit, Derviş'i makamına çağırmış, 'İşine son verdik' demiş.
Şaşırmış Derviş…
'-Niye' diye sormuş.
'-Meğer sen 'fakirlik uzmanı'ymışsın' demiş Ecevit, 'Vatandaşın halinden görüldüğü gibi burada evelallah hepimiz fakirlikte uzmanız. Bize zenginlik uzmanı lazım'.''
Güldü fıkraya… Ve dedi ki:
''Türkiye dünyanın en dengesiz gelir dağılımına sahip ülkelerinden biri… Gelir dağılımını en fazla bozan şey krizdir. Türkiye son 10 yılda 3 ciddi kriz yedi ve her seferinde daha da yoksullaştı. Toplum yapısı daha da bozuldu. Dolayısıyla bir sosyal demokrat için en büyük görev, ülkesini krizden korumaktır. Dolayısıyla krizle biten bir popülizm, aslında ülkeye yapacağımız en büyük kötülüktür.''
Sonra dünyadan 'yeni sol' örnekler verdi. Ben onun cümleleri içinde, Kemal Derviş'in yeni misyonunun izine rastladım. Bakalım okuyunca siz de aynı izi yakalayacak mısınız?
''Geçen hafta İngiltere'de İşçi Partisi kongresine katıldım. Blair, Irak savaşından dolayı ağır yara aldı. Hazine ve Maliye Bakanı Gordon Brown, partinin sol kanadının lideri durumunda… Ama aynı zamanda IMF'nin uluslararası denetim komitesinin başkanı. İngiliz Merkez Bankası'na tam bağımsızlık verdi. Finans piyasalarını yakından izliyor. Orada çok güzel bir konuşma yaptı. 26 kere 'Ben solcuyum' dedi konuşmasında, ama 'Sosyal demokrat değerlere sahip çıkmak, her şeyden önce İngiltere'de ekonomik istikrarı ve büyümeyi sağlamak çabasıdır,' diye ekledi. Hakikaten İngiltere her üç ayda büyüyen bir ekonomiye sahip bugün... Gordon'un başarısı oldu bu… Brezilya'da son seçimi kazanan Başkan Lula da aynı durumda. Sosyalist gelenekten geliyor ve şu anda IMF'nin desteklediği ciddi bir istikrar programını uyguluyor. Deniz Baykal da eleştirilmeyi göze alarak, muhalefetteyken bir devlet adamlığı göstermiş ve bizim istikrar programımıza tam destek vermişti. Ucuz popülizm, solculuk değildir yani.. Aslında en ucuz popülistler, aşırı sağcılardır. Fransa'da ırkçı Le Pen'dir mesela… Popülizmle solculuğu karıştırmamak lazım. Türkiye'de sol, 1970'lerin başında Atatürkçü kökenle çağdaş sosyal demokrasiyi sentezlemeyi başarmıştı. Ama sonra bu senteze popülizm karıştı ve maalesef bu popülizm iki kez ekonomiyi krize sürükledi. Ve ne yazık ki, ikisi de Ecevit'in başbakanlığına rastladı.''
Güncellenme Tarihi : 16.3.2016 20:49