Gündem
  • 8.8.2004 00:39

MUHSİN YAZICIOĞLU CUMHURİYET GAZETESİ ARACILIĞIYLA ÇATLI'YA MESAJ GÖNDERDİ!..

EMİN PAZARCI- SIRLARIYLA ÜLKÜCÜ HAREKET

12 Eylül döneminin işkenceleri akıl almaz boyutlara ulaşmıştı. Yakalanan her Ülkücü, Mamak Garnizonu'nun içinde bulunan ve "C-5" adı verilen binaya götürülüyordu.

12 Eylül döneminin işkenceleri akıl almaz boyutlara ulaşmıştı. Yakalanan her Ülkücü, Mamak Garnizonu'nun içinde bulunan ve "C-5" adı verilen binaya götürülüyordu. Burada, son derece ağır işkenceler altında sorgulamalar yapılıyordu. Sorgu ekibinin başında ise, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nın savcısı Hava Hakim Albay Nurettin Soyer ile Zeki Kaman ve Dürüst Oktay isimli komiserler vardı.

Binanın önüne gelindiğinde, önce tekme-tokat faslı başlıyordu. Ardından bir tahtanın üzerine yatırılıp, gözler bağlı olarak "falakalı sorgu" metodu uygulanıyordu. İşkenceliler, öylesine pervasızdılar ki, sorularına cevap vermeyenleri tekmeliyorlar, kollarını ve bacaklarını kırabiliyorlardı.

Çeşitli işkence yolları vardı...

Dayaktan etkilenenin üzerine dayakla gidiliyordu.

Erkeklik organından elektrik verilmesinden etkilenenlere defalarca elektrik veriliyordu.

Çırılçıplak soyulup, haya duygusuyla morali bozulanlar, sürekli olarak çıplak tutuluyorlardı.

Bu kadarla da kalınmıyordu. Bazı Ülkücülerin kolları bir kalasa bağlanıyor, çırılçıplak sandalyenin üzerine çıkarılıyor, kalas tavana asıldıktan sonra, altındaki sandalye çekiliyordu. Askıya asılanlar havada sallanırken, defalarca erkeklik organına elektrik veriliyordu.

İşkencenin süresi de dayanıklılığa göre değişiyordu. Dayanıklılık gösterenlerin, 30-40 gün işkenceye tabi tutuldukları bile oluyordu. Hatta, cezaevine götürülüp, ihtiyaca göre tekrar işkencehaneye getirilenler bile vardı.

İşkence aşamasını geçen Ülkücüler, A Blok'ta bulunan "Kafese" konuluyorlardı. Bu, sirklerdeki aslan kafeslerinin benzeri bir yerdi. Burada oturmak, kalkmak, ayak değiştirmek, kıyafet düzeltmek, hatta oturuş şeklini değiştirmek izne tabiydi.

Herhangi bir ihtiyacı olanın yüksek sesle bağırması gerekiyordu:

- Komutanım!

Kafeste bütün erlerin adı "komutan", bütün Ülkücülerin adı da "lan"dı! "Komutan" denilen er cevap veriyordu:

- Söyle lan.

- Ayağımı değiştirebilir miyim, komutanım?

- Kalk gel lan buraya, elini uzat.

Elini uzatana kural olarak 5 adet cop vuruluyordu. Ardından "komutan" bağırmaya başlıyordu:

- Ne biçim izin isteme lan bu? "Komutan" derken, daha yüksek sesle bağıracaksın!

- Komutanımmmm...

-Söyle lan.

- Ayağımı değirebilir miyim, komutanım?

- Değiştir lan.

Kafestekiler, hayvan gibi terbiye ediliyorlardı. Yerinde sayma, marş söyleme, emir alma, "komutan" denilen erlere hitap etme hep ordada öğretiliyordu. Buradaki "eğitim" bir gün ile bir ay arasında değişiyordu. Ardından, isnat edilen suça göre koğuşlara ya da hücrelere sevk ediliyorlardı. Koğuş ve hücrelerde ise, "karıştır-barıştır" metodu uygulanıyordu. Solcu ve Ülkücü gençler birarada kalıyorlardı.

Koğuşlarda da sıkı bir disiplin vardı. Buna rağmen, Ülkücüler orada da "teşkilatı" kurmuşlardı. Sabah saat 11:00'de Dil Okulu'ndaki Türkeş'e ulaştırılmak üzere bir not veriliyordu, saat 15:00 civarında da cevabı alınıyordu. Not, önce iç emniyete gidiyordu. Oradan dış emniyete ulaşıyordu. Ardından inzibat alıyor, Dil Okulu'na götürüyordu. Aynı yoldan geri dönüp geliyordu. Bu şekilde Alparslan Türkeş'in içeride verilen bütün ifadelerden haberi oluyor, yapılacak savunmayı buna göre hazırlıyordu.

"İŞKENCE, İŞKENCE, İŞKENCE"

İşkenceler öyle bir hal almıştı ki, dayanamayıp, herkesin içinde isyan edenler oldu. Bir gün MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası devam ederken Yahya Günaşan oturdukları sıraların üzerine çıkıp, bağırmaya başlardı:

- İşkence, işkence, işkence...

Günaşan. bu hareketi gayri ihtiyari yapmıştı. Amacı, içeride olup biteni basına duyurmak değildi. Çünkü, o dönemde askeri yönetim iş başındaydı ve genellikle gazeteler bu tür olayları yayınlamaktan kaçınıyorlardı.

Günaşan, inzibatlar tarafından yaka-paça alındı. Mahkeme salonunun dışına çıkarıldı.

MAHKEME SALONUNDAKİ DRAM

MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nda, sanıkların tek tek sorguları yapılıyordu. Sıra, bir dönem "Doğunun Başbuğu" olarak anılan Yılma Durak'a gelmişti. Yılma Durak, kendisine yapılan işkenceleri anlatıyordu. Konuşmasını sürdürürken hıçkırıklara boğuldu. Kendisini zorluyor, ama bir türlü konuşamıyordu.

Duruşma Hakimi Kıdemli Binbaşı Vural Özenirler araya girdi:

- İsterseniz, sorgunuzu erteleyelim.

Durak, hıçkırıklar arasında zor anlaşılan bir sesle cevap verdi:

- Hayır, konuşacağım.

Buna rağmen, hıçkırıkları dinmiyordu.

Duruşma Hakimi, bir defa daha araya girmek zorunda kaldı:

- Rahatsızsanız, oturun, biraz dinlenin.

Yine "hayır" cevabını veren Yılma Durak'ın dudaklarından hıçkırıklar arasında şu sözcükler döküldü:

- Bana işkence yapanlar, "Sen erkekliğinden oldun, ama seni zevkten mahrum etmeyeceğiz" dediler. Cop soktular.

Mahkeme salonu, bir anda karıştı. Salonun arka bölümünde bulunan dinleyiciler, ayağa kalkarak, Mahkeme Heyeti'nin bulunduğu bölüme doğru bağırarak yürümeye başladılar. Durak'ın ailesi ise, canhıraş bir feryatla bağırmaya başladı:

- Allahsızlar, vicdansızlar...

Artık, mahkeme salonunda ne nizam, ne de intizam kalmıştı. Tutuklularla, tutuklu yakınları birbirine karışmıştı. Güvenliği sağlamakla görevli inzibatlar çaresizdi. Hemen duruşmaya ara verildi. Tutuklu sanıklar bir kapıdan, izleyiciler bir başka kapıdan dışarı çıkarıldılar. Bu izdihamda bazı tutuklu sanıklar izleyicilerle birlikte çıkarıldılar. İsteseler, anında kaçabilirlerdi. Bunlardan biri de Mehmet Irmak'tı. Mehmet Irmak, uzun süre içeri gidebilmek için mücadele etti. O, kapıya gidip, "Ben tutukluyum, içeri alın" dedikçe, nöbetçi erler dipçiği gösterip, "Yassah" cevabını veriyorlardı.

ÜLKÜCÜLER, CUMHURİYET GAZETESİ'Nİ NASIL KULLANDI?

587 sanıklı MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nı en yakından takip eden gazete Cumhuriyet'ti. Cumhuriyet Gazetesi, neredeyse bütün mahkeme zabıtlarını noktası ve virgülüne kadar yayınlıyordu.

Bu Ülkücüler için bulunmaz bir fırsattı:

Dışarıdaki arkadaşlarına cevap göndermek gerektiğinde, el kaldırıp, "Tahliyemi istiyorum" diyorlardı. Mahkeme de mecburen söz veriyor, ertesi günü bu sözler Cumhuriyet'te yayınlanıyor, mesaj gerekli yerlere gidiyordu.

Bir gün, yurt dışındaki Abdullah Çatlı'dan Muhsin Yazıcoğlu'na bir not geldi...

Çatlı, "Bizden Ermenilere karşı harekete geçmemizi istiyorlar, ne yapalım?"diye soruyordu.

Yazıcıoğlu, ertesi gün mahkemede elini kaldırdı:

- Tahliyemi istiyorum.

Kendisine mecburen söz verildi.

Yazıcıoğlu da Çatlı'ya mesajını gönderdi:

- Biz, ülkenin bölünmemesi ve Marksist bir istilaya uğramaması için mücadele ettik. Bir gün darbe yapıldı. Bize, "Devleti düşünmek size mi düştü? Devletin polisi var, jandarması var" dediler. İşkence yaptılar ve bizi suçladılar. "Devlet bu kadar insan yetiştiriyor, görev size düşmezdi" dediler. Demek ki, bugün ülke adına bazı çevrelerden görev isteyenler, yarın da bu görevi yapanları suçlayabilirler.

Yazıcıoğlu'nun bu sözleri Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlandı.

Mesaj Abdullah Çatlı'ya gitti.

Buna rağmen, çok etkili olmadı. Çatlı, biraz da şartların zorlaması ve mecburiyetten kendisine verilen bazı görevleri yerine getirmek zorunda kaldı.

"BABAM BENİM"

İşkenceler dayanılmaz bir hal almıştı...

Herkes işkencelerden kurtulmak için kendine göre formüller geliştiriyordu. En ilginci de "Maraşlı İsmet"in bulduğu formüldü:

Koğuşlarda sayım yapılacağı sırada herkes sıraya giriyor, uygun adım dışarı çıkılıyordu. Her defasında cezaevi komutanı olan Binbaşı içeri giriyor, koğuşlarda genel bir arama yapılıyordu. Sonra da herkes coplanarak içeri alınıyordu.

Sayım da böylece sona eriyordu!

Bir gün herkes dışarı çıktığında, Maraşlı İsmet ranzanın altına saklandı. Binbaşı içeri girdiğinde de boynuna sarıldı:

- Babam benim, babacığım.

Sonra da Komutan'ı şapur şupur öpmeye başladı.

Neye uğradığını şaşıran Binbaşı, ilk anki şaşkınlık geçtikten sonra, İsmet'ten kurtulmak için çabaladı. Bu mümkün olmayınca da nöbetçi erlerden yardım istedi. Erler, bir anda coplarıyla İsmet'in üzerine yüklendiler.

Sırtına inen coplara aldırmayan İsmet, bağırmaya devam ediyordu:

- Babam, babacığım. Sen ne kadar inkar etmeye çalışırsan çalış, benim biricik babamsın. Babacığım benim!

Maraşlı İsmet "deli" numarası yapıyordu.

Sadece bu kadarla da kalmıyordu...

İsmet, solcuların karşısına geçip bağırıyordu:

- Bu hıyarların burada ne işi var. Öldürün bunları, asın bunları. Ben bu hıyarlarla birlikte kalmak istemiyorum...

Her defasında coplanıyor, sopayı yiyor, yine de garip hareketlerini sürdürüyordu.

Maraşlı İsmet, sonunda muradına erdi. Hastaneye sevkedildi, Mamak Cezaevi'nden kurtuldu. Deli raporu alıp, serbest kaldı.

TÜRKEŞ'E VERİLEN ZARAR

MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nın ilk duruşması yapılacaktı. Bütün sanıklar, mahkeme salonunun dışındaki alanda bölük bölük dizildiler.

Mamak Askeri Cezaevi'nde Ülkücü yöneticiler bir karar almışlardı. Bu karar duruşmaya girmeden önce bütün Ülkücülere sessizce ulaştırıldı:

- Biz ne diyorsak, yanındakine ileteceksin.

12 Eylül öncesinin Ülkü Ocakları yöneticileri, "Türkeş Bey'e dışarıda nasıl saygı gösteriyorsak, burada da aynısını yapmalıyız" dediler:

- Türkeş salona girdiğinde herkes ayağa kalkacak. O oturunca oturacağız. Mahkeme heyeti içeri girince tekrar ayağa kalkılacak. Hemen İstiklal Marşı okunacak.

Herkes, askerlerin tedbir almaması için başını çevirmeden bu sözleri bir yanındakine iletti. Ancak, verilen talimat fısıltı halinde tekrarlandığı için Ülkücü sanıkların tamamına istenildiği gibi ulaşamadı.

Salona, önce gençler alındılar.

Ardından da Alparslan Türkeş ve diğer yöneticiler içeri girdi. Bütün gençler, bir anda ayağa kalktılar. Ancak, Türkeş'in yerine oturmasını beklemeden istiklal Marşı'nı söylemeye başladılar. Mahkeme Heyeti ise, içeri girmiş, ancak daha yerine oturmamıştı. Zaten ayakta oldukları için yerlerinden kakmaları gerekmedi. Şaşkınlık içinde İstiklal Marşı'nın bitmesini beklediler.

Haber, ertesi günü bütün gazetelerde yer aldı:

"Türkeş ve arkadaşları mahkemenin ilk günü İstiklal Marşı söylediler."

Yaşanan bu olayın hemen ardından, Askeri Cezaevi yönetimine üst kademelerden bir talimat iletildi:

- Tedbir alın, Türkeş içeri girdiğinde gençlerin ayağa kalkmasını önleyin.

Alınan tedbir, Alparslan Türkeş'i sıkıntıya soktu. Ondan sonra yapılan bütün duruşmalarda, önce Dil Okulu'ndan getirilen Türkeş ve parti yöneticileri salona alındılar. Gençler ise, daha sonra içeri sokuldular. Böylece, Türkeş duruşma salonuna girdiğinde ayağa kalkılması önlenmiş oldu.

Türkeş, önceden içeri alındığı için her duruşmada uzun süre gençlerin salona alınmalarını beklemek zorunda kaldı. Ülkücülerin yaptığı bu saygı gösterisi, sonuçta Alparslan Türkeş'i sıkıntıya soktu.

DAVANIN ÜNLÜ SANIKLARI

Askeri Savcı Hava Hakim Albay Nurettin Soyer'in hazırladığı 945 sayfalık 587 sanıklı "MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası"nın iddianamesinde, Türkeş'le birlikte idamı istenenler arasında pek çok ünlü isim de vardı:

Agah Oktay GÜNER: Daha sonra ANAP'tan milletvekili seçildi, ANAP Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürüttü.

Sadi SOMUNCUOĞLU: Önce, ANAP'ta politika yaptı. MHP'ye dönüp milletvekili seçildi. Cumhurbaşkanlığı'na adaylığı, MHP milletvekilleri tarafından engellendi. TBMM Bahçesinde tartaklandı.

Yaşar OKUYAN: Yıllarca ANAP'ta politika yaptı. Mesut Yılmaz'ın çok yakınında yer aldı, bakanlık makamına kadar yükseldi. Ardından MHP'ye geçip milletvekili adayı oldu, ancak seçilemedi.

Taha AKYOL: Bugün Milliyet Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapıyor.

Ahmet Hamdi AYAN: Türkiye ve özellikle Türk Cumhuriyetlerinde pek çok önemli projeye imza atan ünlü işadamı.

Namık Kemal ZEYBEK: ANAP'ta politika yaptı, bakanlık makamına yükseldi. Sonra tekrar MHP'ye dönüp, son seçimde milletvekili adayı oldu. Ancak seçilemedi.

Muhsin YAZICIOĞLU: MHP'den milletvekili seçildi, Türkeş'le yolları ayrılınca BBP'yi kurdu.

Celal ADAN: DYP Genel Başkan Yardımcısı

Mustafa VERKAYA: 1999'da, MHP'den milletvekili seçildi.

Ayrıca, ünlü film prodüktörü Berker İnanoğlu ve daha sonraki yıllarda ANAP Genel Başkan Yardımcılığı'nı yapacak olan Ali DOĞAN da MHP Davası'nın sanıkları arasındaydılar.

Güncellenme Tarihi : 16.3.2016 22:42

İLGİLİ HABERLER